26 Eylül 2025 Cuma

14-15. AyşeCan ve Okul, Momo ve Nork



IŞIK BULUTLARI

Çok küçük ve kırılgan görünüyorlar,
oysa öyle büyük ve yüceler ki.
Onlar, evreni doğuran
ve galaksileri yaratan
aynı rahimde doğdular.

Gerçek kimliklerini görebilseydiniz,
şaşar kalırdınız.
Küçük çocuklar değil, 
dans eden ışık bulutları, 
sevgi denizinde yüzen
enerji görürdünüz.

Sizin gördüğünüzden
çok daha öteler.
Tıpkı sizin gibi.

Yaşam dünyevi görünebilir.
Ama değildir.
Çocuklar sıradan,
sorunlu,
kırılgan görünebilirler.
Ama değiller.
Siz yalnız, tek başına, güçsüz hissedebilirsiniz.
Ama değilsiniz.

William Martin*


Yalnız, tek başına, güçsüz hissettiğimde hep bir şiir sıvazlar sırtımı; bu da onlardan biri idi.


OKUL 

AyşeCan ilkokula başladı! Okula ilk defa başladı! Okul: Bir kere b
aşladın mı, bitirmen gereken, yaşam için gerekli bilgileri öğrettiği varsayılan F tipi yaşam evi!' 

Okulu ne kendim okurken sevdim ne de çocuklarım okurken! Okulu çekilir kılan tek şey başta 48 yıllık can arkadaşım Esra (Öztarhan) olmak üzere bir grup arkadaşımdı. Aslında okulu sevmediğimi okurken anlamadım; biraz tuzlu olmuş deyip yine de yediğin yemek gibi, sabah gidiyorsun akşam geliyorsun işte... Ama öğretmen olmayı hep istedim. Pelüş hayvanlarımı yatağımda yan yana dizip onlara ders anlatırdım. Büyüyüp öğretmen olduğumda ise, eğitimle, farklı sistemlerle ilgili o kadar çok şey okumuştum ki kafam allak bullak olmuştu. Yabancı organizmaları bünyeye sokmamak için uğraşan bağışıklık sistemi gibi, eğitim sistemiyle çatışan bir öğretmene dönüşmüştüm! Şu an bırak eğitim sistemini, 'öğretme'nin bile gerekli olup olmadığını sorguluyorum. Öğrenmenin, 'öğretme' eylemi olmadan da gerçekleşen doğal bir süreç olduğuna düpedüz inanmaya başlıyorum!

Lisede iken 'bunu ezberlemeye ne gerek var?' diye sormaya başlamıştım ufak ufak; astral bedenim yukarı yükselip aşağıda debelenen
çocuğu ayrımsıyor, ama okul zili çaldı mı hop geri giriyordu bedenine. Zaten sormaya sorgulamaya başladın mı, geçmiş olsun. İlkokulu takdirle, ortaokulu teşekkürle, liseyi kimseden teşekkür alamadan, üniversiteyi ise dilek ağacı altında sabahlayarak filan zar zor bitirdim. Şimdi, 50 yaşımda, aslında eğitimde altın çağımı yaşıyorum. Titrimin adı: 'Otodidakt'; yani '
çalışacağı konuyu, çalışacağı materyalleri, çalışma sıklığını ve süresini kendi kararları ile şekillendiren kişi'. Oh be dünya varmış! Şunu başından beri yapabilseymişim alaylı profesör olurmuşum!

1818 yılında Hollanda'ya sürgün edilen Fransız edebiyatı okutmanı Joseph Jacotot, kralın cömertliği sayesinde yarım ücretli bir öğretmenlik görevi bulmuş. Kısa zamanda kendini öğrencilerine sevdirmiş ancak tek problem dilmiş! Öğrenciler tek kelime Fransızca, Jacotot da tek kelime Hollandaca bilmiyormuş! 

Buna  çözüm bulmaya çalışırken, şans yardım etmiş ve bir yol görünmüş Jacotot'a. O sıralarda Fransız yazar Fénelon'un kitabı  Telemak hem Hollandaca
hem de Fransızca basılmış. Jacotot öğrencilerine her iki baskıyı da dağıtarak, kitabı okumalarını, ve hatta sonra kitap hakkındaki düşüncelerini Fransızca kaleme almalarını rica etmiş. Aydınlanma Çağı'na yakışır bu küçük çapta felsefi deneyden hiçbir beklentisi yokken Jacotot sonuçları görünce şaşkınlığa düşmüş! Onlara imlâyı, fiil çekimlerini, Fransızcanın temeline dair hiçbir şeyi göstermemesine rağmen, öğrencileri pek çok Fransız'a taş çıkaracak metinler yazmış! 3o yıllık meslek hayatında hocanın başlıca işinin 'açıklamak, bilgileri
basitten karmaşığa doğru aktararak zihinleri şekillendirmek' olduğuna inanan Jacotot'un zihninde bir devrim olmuş! 'Ne yani hocanın açıklamaları gereksiz mi?', 'Gereksiz değilse, kime ve neye faydası var?' Bu hikâye, ve benzeri düşünceler, eleştiriler, paradokslar 'Cahil Hoca'*1 kitabında mevcut. Eğitim sistemi üzerine kafa yoran dostlara tavsiye olunur. 

Kendi dilini bir hoca olmaksızın, taklitle, etraftan duyup kapmayla, zekâsıyla, deneme-yanılma ve düzeltmeyle öğrenen çocuk okul çağına geldiğinde ona sanki diyoruz ki:' Tamam, aferin, şimdiye kadar iyi iş çıkardın, ama bundan sonra benim sana belirli bir sıra içinde sunacağım konuları benim açıklamalarım olmadan anlayamayacaksın!' Bir düşünün, gerçekten olan tam da bu değil mi? Biz bir şey anlatmasak, o meraklı cin gibi zihinler bir şey bilmeyecek mi? 

AyşeCan'ı okula götürüp bıraktığımız o ilk günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı... Ama sistemden çıkmak için  yeteri kadar delil, gerekçe ve taraftar toplayamadım; imkân ve alternatif de yaratamadım. Bazen gerçekten elin kolun bağlı, 'Hayırlısı!' deyip dua etmekten başka seçeneğin olmuyor.

Daha birkaç ay geçmeden Can'ın sınıf öğretmeni beni okula çağırdı. Can bütün defter ve kitaplarını yırtıp dolabın içine tıkmıştı. Çok utandığımı, üzüldüğümü ve bir anlam veremediğimi hatırlıyorum. Anlam veremedim, çünkü ben bunu lisede bir türlü geçemediğim fizik ve kimya derslerinin

kitaplarına karşı yapsaydım, haklı bir cinnet sayılabilirdi, ama bu çocuk daha altı yaşını doldurmadan ve tek yaptığı eğik çizgiler çekip öğlen top oynamakken, böylesi bir tepki gösteriyorsa buna ne sebep olmuş olabilirdi?

Cevap basit aslında: erkendi. Henüz kurallara, ödevlere, çığ gibi büyüyen bilgi yığınlarını bünyeye
almaya hazır değildi (ve hazır olmayacaktı, hatta olmamalıydı!) İkinci sınıfa geldiğinde öğretmeni onun, okulun 'puanını' düşürdüğünü söylediği an kafama birisi ütü basmış gibi hissettim. Ne puanı? Ne düşürmesi? Şaka mı bu? Mavi Gezegen'de Can'ın satranca benzeyen bir bilişim oyununda 5 hamle öncesinden çözümü görebildiğini, bunun inanılmaz olduğunu söylemişlerdi. Bu çocuk şimdi bir ilkokulun rütbesini mi düşürüyordu? Kaldı ki konu o bile değil! Okullar kendi aralarında yarışmak için mi varlar

yoksa tek tek her çocuğun elinden tutup onun yıldızını parlatmak için mi?  20. yüzyılın ünlü antropoloğu Margaret Mead'in dediği bir lafı çok komik bulmuşumdur: 'Büyükannem eğitim almamı istedi, bu yüzden beni okuldan aldı.'*2  Bir yüz yıl geçmiş aradan Mead bunu söyleyeli, ama ülkem için konuşursam, tek değişen şey eğitim bakanları, sınav sistemleri, daha fazla gereksiz ders ve yapay bir zekânın hayatımıza girmiş olması! Ç
ocuklar keşke daha çok sorgulasa, düşünse, yaratsa derken, sağ olsun yapay zekâ makası ters yönde açıyor; ödev yapmak gibi basit bir şey için bile zekânın doğalına değil yapayına itimat ediyorlar. 

'Okul'un yan etkisi çok geçmeden Ayşe'de de görüldü. Çok daha küçükken kalem tutan, yazmayı çizmeyi seven, kitapları eline alıp okuyormuş gibi yapan ve anaokulundan aldığı tüyolarla okumayı bile söken Ayşe, okullu olduktan sonra okumaya karşı olan ilgisini ve kendine güvenini yitirdi.  Üçüncü sınıfa geldiğinde öğretmeni 'yeteri kadar' hızlı
okuyamadığını îmâ etmişti. Bazı arkadaşlar da sesli okuma sırasında 'takıldığı' için onunla alay edince Ayşe'nin nur topu gibi bir 'okuma' fobisi oldu. (Kitap deyince 'Allah korusun!' diyordu yıllar sonra bile.) Elbette, tavsiye üzerine uzmanlara gittik, ve elbette bir 'sorun' bulundu. Ayşe'de disleksinin bir çeşidi olan 'disgrafi' vardı. Uzun kelimeleri okurken aradaki heceyi atlıyormuş falan filan... Haftada bir ücretini zar zor denkleştirip gittiğimiz uzmanı Ayşe hiç sevemedi, o da 'ödev verenler' kategorisindeydi! 

Aradan sekiz yıl geçti... Ayşe birden kalın, resimsiz, basitleştirilmemiş İngilizce kitaplar okumaya başladı. Hatta öyle kaptırdı ki okumaya, bütün gece ya da bütün gündüz yataktan çıkmayarak kitabı bitiriyordu. Türkçe 'eklemeli' bir dil olduğu için
 ekleri ekleye ekleye limuzin gibi uzun bir kelimeye varabiliyorsun. İngilizcede ise durum farklı; bizdeki tek bir kelimeyi birkaç kelime ile ifade ediyorsun. Örneğin 'söyleyemediklerimizdenmiş' kelimesini İngilizce'ye çevirirsek 'It was one of those things we couldn't say' diye bir cümle çıkıyor. Kanımca Ayşe kendi kendine bir yol buldu, o da sözdizimi daha kolay olan bir dilden kitap okumaktı. Marmaris'teki Türkçe öğretmeni, 'Yeter ki okusun, hangi dilden okursa okusun' diyerek onu yüreklendirdi sağ olsun. Kara kedi, kitabıyla arasından çekildi...

Okulda hiç bize 'hepimizin farklı yollarla öğrendiği' anlatıldı mı? Ben bunu ilk defa, 19 yaşında, dil öğretmenliği okurken duydum. Oysa küçükken hepimize, anlayabileceğimiz bir dille bu anlatılabilirdi, o zaman kimse alaycı kuş olup gagalayamazdı birbirini sınıfta. Esra'm,
 okuyup Ayşe'ye anlatmam için bir kitap göndermişti bana: Fish In A Tree*3.1. Onda bir öğretmen disleksik bir çocuğa Einstein, Edison, Henry Ford, Graham Bell, Picasso, Whoopi Goldberg gibi pek çok üstün yetenekli insanın da disleksisi olduğunu, ama bu bir kusur olsaydı onların bu kadar önemli şeyler bulan, yapan insanlar olamayacaklarını anlatıyordu. Okuldan eve bisikletle gitmenin birden fazla yolu olduğu gibi, bir bilginin beynimize gitmesinin de birden fazla yolu olduğunu söylüyor ve bu yolları çalışmanın eğlenceli yöntemlerini gösteriyordu. İşte benim hayallerimi süsleyen yaklaşımda bir öğretmen!

“Aslında herkes dâhidir. Ama siz kalkıp bir balığı ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.” Albert Einstein.

Okulu sürekli çocuklarda bir 'sorun' arayan dedektör kapısı gibi görmeden edemiyorum artık! Biip! 'Disleksi mi var çantanızda?' Biip! 'Dikkat dağınıklığınızı şu sepete bırakıp öyle geçin!' Biip! 'İnce motor kaslarda problem! Yan büroda uzmanımızla görüşün!'...

Disleksi deyince aklıma Robbie Williams'ın, hayatını oynadığı film 'en iyi film' ödülünü kazandığında sahneden yaptığı teşekkür konuşması geldi:  "İlaçlara, DEHB'e, depresyona, anksiyeteye, disleksiye, diskalkuliye, uykusuzluğa, dispraksiye, öz farkındalık eksikliğine, öz değer eksikliğine, sosyal etkileşim korkusuna, beden dismorfisine.... teşekkür etmek istiyorum - bunlar olmadan, bu film mümkün olmazdı!" Müstehcen yerleri attım(!), ama önemli olan şey mesaj: çocukluğumuz,  gençliğimiz hatta kocaman adamlığımız boyunca yüzümüze vurulan, tahrip meleğimiz gibi çalışan 'farklarımız', aslında bizi biz yapan şeyler; hatta bakınız, filmi çekilirse bizi milyoner yapan şeylere bile dönüşebiliyorlar!

Güzel günler de oluyordu, olmaz mı...  Ama genelde Can okula gitmemek için ya hasta numarası yapıyor, ya okula gitmesi için para vermemiz gerektiğini söylüyor (yani görev başındaki anneye alenî rüşvet teklif ediyor!) ya da derslerde uykum var deyip uyuyordu. Yapabilecek tek şey okulu çamaşır gibi sıkarak içinden keyifli bir şeyler çıkarmak idi. Bu bazen okul sonrası anneanne ya da teyzeyle gidilen pizzacı, bazen yeşilliklerde, kumsalda geçirilen uzun oyun saatleri, bazen de okula katmaya çalıştığımız bir anlam, bir katkı payı olabiliyordu.

Örneğin bir gün, evde yaptığımız
 mis kokulu kekleri okul kantininde satabilmek için müdüre teklif yapmaya gittik! Şu biçare velilik hayatımda, çocukların hayrına olsun diye ne sosyal girişimcilikler oynadım! Bu kek satma fikrinin berisi var tabi; 'hiperaktiviteyi, obeziteyi ve başka sorunları besleyen, zihni, algıyı, dikkati sabote eden şekerli, yapay gıdalarla ilgili uzun okumalar ve doluşa gelmeler mesela... Dönüşümlü olarak tüm ebeveynlerin evde bir kek yapıp getirerek, kantinin paketli gıdalar koleksiyonuna en azından 'bir' doğal gıda sokabilme ihtimali çok heyecan vermişti bana; müdürün de buna çok olumlu yaklaşacağına inanıyordum. İşin içinde 'satmak' olunca 'ben varım!' diyen Canik ve kek yapmaya bayılan Ayşe'm ile, hemen mutfağa girdik. 'Ayşe ve Can'ın şekersiz, sağlıklı yemekleri' notuyla tepsiye dizdiğimiz numuneleri müdürümüze götürdük. Ve... Koca bir hüsranla kös kös odasından çıkıp sessizce kekleri yiyişimiz! 

Çocukların dilini konuşamayan müdürümüz, Can'ın, yapmaya çalıştığımız şeyi o kendine has heyecanıyla anlatmasından zerre etkilenmeyerek, ve de keki tatma nezâketinde bile bulunmayarak bizi odasından postaladı! Sağlık bakanlığı onaylamadan okulda hiçbir açık gıda satılamazmış! Sağlık bakanlığı o paketli gıdaların arkasında yazanları nasıl sağlıklı kabul ediyor ve onaylıyordu anlamak mümkün değildi. 
Neyse, bu da bıdıkların ilk canlı kanlı sosyal bilgiler dersi oldu; doğru bildiğin şeylerin karşısında hep bir engel olacaktır; sen yüzünü düşürme, kekini ye, mücadelene devam et! 

Ayşe, okula gitmeye karşı olumsuz bir tepki göstermiyordu Can gibi. Hatta görünüşe göre ona karşı sevgi bile besliyordu. Aslında bu, yani ana rahminde aynı anda büyümüş iki varlığın çok farklı bireylere dönüşmesi, okul sisteminin 'herkes' için olamayacağının delili. (Kaldı ki 'okulsuzluk' sistemi içinde bile aynı aileden iki çocuk tamamen aynı yönde gidemez.) Ayşe okulu seviyordu ama bir şey ters gittiğinde kendini suçlamaktan başka çıkış bulamıyordu. Okulun mayası gereği rekâbet duyguları bileylenen diğer çocuklar tarafından ve başka yanlış yaklaşımlar sebebiyle, kırılgan iç dünyası tamiri zor hasarlar aldı; ve belki o da başkasının hasarı oldu... (Lise, aynı filmin bambaşka bir mekânda, bambaşka kahramanlarla çekilen daha mutlu bir versiyonu gibi gidiyor şu anda... Nefesimi tuttum, izliyorum.)

Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde okul değiştirir! Üçüncü yılda bina değiştirdik. 'Okul' kavramı ile ilgili genel sorunları(mı) halletmeyecekti ama daha 'iyi' bir öğretmen ile ilk iki yılın acısını çıkarabilmeyi umut ediyordum. 'İyi' öğretmen benim nezdimde cesur bir savaşçıdır! Bir devrimcidir! 'Öğretmek'le mükellef bir bilirkişi değil de öğrenme ortamını kurgulayan bir 
 iç mimardır ya da öğrenme yollarını araştıran maceracı bir kaşiftir! Sistemi sevmese de

elinden geldiğince bölüğüne atanan çocukları sistemzede olmaktan korur, sistem içine gönüllü olarak sızmış bir casustur o; çocuklara başarabileceklerini fısıldar, gereken her şeyi onun zarif var oluşu öğretir, sorgulayan zihinlere sevinir, çocukları her halleri ile sever, kendilerini de kendilerine sevdirir.   

Benim de bu eşkâlde iki öğretmenim oldu. Onlar öğretmiyorlardı sanki; kendi kendime öğrenmem için beni teşvik ediyorlardı, yolumdaki karları kürüyorlardı. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Mustafa Çetin 'Ebrucum, en iyi antrenör insanın kendisidir!' demişti. 40 sene olmuş, nasıl unutmadım ki bunu? Üniversitedeki hocam 'Eileen Hanım' ise, benim için Amerika'ya yazdığı referans mektubunda 'Ebru'nun ortalaması çok düşük ama buna aldırmayın, yaratıcılığı ile sizin üniversitenize çok şey katacaktır' yazmıştı. O da düşünmeyi, yaratmayı, yeniliği teşvik eden çok güzel ve saygıdeğer bir hocaydı! Benim için yazdığı bu mektup, kendimi zar zor üniversiteyi bitiren başarısız biri olarak değil, isterse dünyayı yeniden yaratabilecek güçte biri gibi hissettirmişti. Zaten mevcut sistem her çocuğu aynı hızlı trene bindirip onları 
stres, kıyas, telaşla beslemese ve ezberlemek sınavdan önceki son çıkış olmasa, her çocuk fikirleriyle dünyayı yeniden yaratırdı!

Çok şanslıyım ki yaşam çemberimde iz bırakan öğretmenler oldukça fazla! İspanyolca öğretmeni ablam mesela! Öğrencileri İspanyolca pratik yapsın diye, 
Kübalı müzisyen arkadaşlarını da davet ettiği bir ev partisi yaptı! Çocuklar mest oldu, yedi içti, salsa yaptı ve İspanyolca'yı gerçek hayatta belki
de ilk defa kullandı! Katıksız sevgi, özveri, yaratıcılık! 

Başlarda bahsettiğim Esra'm... Ege Üniversitesi'nin Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü'nde  Doç. Dr. kendisi; ve de kitabımın önsözünü yazan muhteşem kadın! Onun öğrencileriyle kurduğu gönül bağı, sistem-üstü bir şey... Şiirlerle, şarkılarla, filmlerle, yemeklerde paylaşılan hayat hikâyeleriyle, sevgi ve can yoldaşlığı resmen... 

'Konulara göre sınıflandırılamayacak, ölçülemeyecek veya not verilemeyecek şeyleri'*3 çocukların kendi kendilerine deneyimlemesini sağlayacak şekilde yöntemler geliştiren tüm öğretmenlerimizin ellerine, emeklerine, akıllarına, yüreklerine sağlık. Ayhan Sicimoğlu'nun deyimiyle: Onların 'hastasıyım'!

AyşeCan bir 'hüda-i nabit' olabilseydi, nasıl olurdu hep merak ettim. 
Hüda-i nabit, yani insan müdahalesi olmadan, doğal koşullarla kendiliğinden yetişen bitkiler, ağaçlar... Ayşe 'beni sakın okuldan alma!' dedi bir gün bana, ama onlar için nasıl bir şey hayâl ettiğimi hiç anlamadı, bu yaşlarda anlayamazdı da... Ben açık öğretime gidiyorlarmış gibi onları iki yanıma alıp, 'hadi açın fizik kitaplarınızı, sayfa 38...' demeyecektim ki! Allah korusun, müfredatın tüm yükünü omuzlanmış olsam önce ben delirirdim! Ben ikinci tip 'evde eğitim' yanlısıydım; yani herhangi bir müfredat, ders planı,
program, gündem olmadan, yaşamı 'eğitsel tecrübelerle' doldurmaya çalışmadan, keşfederek, oyunla ve dolu dolu yaşamak gibi bir şey... Konvansiyonel öğretim olmadan da öğrenmeye ihtiyaç duydukları şeyleri öğreneceklerine güven duyarak, hayatı beraberce deneyimleyerek... Allah'ım sanki leziz anne yapımı bir fırında sütlaç tarif ediyormuşum gibi ağzım sulandı! Yapay zekaya sinir oluyorum ama keşke bana şu 13 yılın bu şekilde bir okulsuzlukla geçtikten sonra AyşeCan'ın nasıl olduğunu, ne hissettiğini gösterebilse! 

                                                      Ayşe'nin paten öğretmeni Semih de, doğuştan eğitmendi, büyük bir sevgi ve kendince bir                      çocuksuluk ve yaratıcılıkla Ayşe'ye bu sporu çok sevdirdi!                                                           

Yapay zekâ, doğal zekâ fark etmez; şu açık ve nettir ki bugüne kadar AyşeCan neyi başardıysa, neyi öğrendiyse, kendi merakları ve istemeleri sayesinde oldu. Neyi öğrenmediyse ve köşe bucak kaçtıysa, orada bir zorlama vardı. 'Evde eğitim', 'okulsuzluk', 'zihinsel özgürleşme' üzerine podcast'lerin ve kitapların içine gömüldüğüm tam da böyle bir dönemde, bana çok iyi gelen, yakın gelen ve çok şey öğreten bir okulda işe girdim! Bakın şu işe, tesadüf diye bir şey var mıdır, yok mudur!?

MOMO ANAOKULU

Tohum değil miyiz biz de? Bir zeytin çekirdeğinden ne farkı var bir zigotun? Doğada her şey yolunu biliyor, güneşi, suyu, besini buluyor, polenler uçuşuyor, her canlı olması gereken haline evriliyor. Bir bebek, anne vasıtasıyla doğuyor, onun kollarında sallanıyor, korunuyor ama o da aslında doğanın kendi yollarıyla, kendi zamanında büyüyecek tohumlarından biri...  Momo Anaokulu, bu düşünceme benzeyen yaklaşımıyla, doğanın işleyişine duydukları saygıyla çok sevgili iş yerim oldu!

'Her şeyin vakti var; çocuk vakti geldiğinde kendisi 'öğrenir', bu süreci hızlandırmamız ve matematik, alfabe vs öğreterek onları bilgiye boğmamız gerekmiyor. Oyun oynamalılar bol bol. Şu an, oyun zamanı.' Bu düşünce yapısı ve birçok başka şey daha, Waldorf Pedagojisi'nin felsefesiymiş. 
'Müzikle Açılan Kapılar' bölümünde bahsettiğim, Momo'nun kurucusu ve uzman psikolog Iraz Toros Suman, ilk görüşmemizde bana bunları anlattı. Waldorf okulu olduklarından ve bu bağlamda nasıl çocuğa yaklaşılması gerektiğinden bahsetti. Yeni tecrübelerin yamacında, heyecan yapmıştım; Iraz'ı da çok sevmiştim. Bahçede takılacaktım. İstediğimi yapacaktım; fidan dikmek, kompost yapmak, ne olursa, ne gerekiyorsa. Ben bahçedeyken çocuklardan 'bahçe saatinde' olanlar yanıma gelip ne yaptığımla ilgilenirse, onlara ne yaptığımı anlatacaktım. Bana katılmak isterlerse katılacaklardı. Zorlama yoktu. 

İlk gün giydim tulumumu, çizmemi, aldım küreğimi, kovamı, iki sokak ötedeki evimden Momo'ya geldim. Kimsecikler yoktu önce. Okul binasını çevreleyen ve birbirine bağlı dört bahçeyi gezdim, sâkin sâkin gözlem yaptım. Her şey doğaldı; 
ahşap ev, kum, kerpiçten çadır, dallar, kütükler... Yani farklı deneyimlere gebe dört doğal oyun alanı.. Benim çalışacağım bahçede toprak vardı. Ağaçları saymazsak büyük bir boşluk... Toprak da betonlaşmıştı. Koç Üniversitesi'nde olduğu gibi, biraz korktum önce. Büyük bir boşluğa anlamlı, eğlenceli, fonksiyonel ve doğayla uyumlu bir girdi yapmak insanı korkutuyor ilk başta. Gerçi, Geoff Lawton demişti ki 'Permakültür öğrenmeye başladıktan sonra, ne yaparsan yap yanlış bir şey olamaz'. 'İnşallah öyledir!' dedim, kağıt kalemimi çıkardım.

Bir peyzaj mimari havalarında ama 'Cin Ali' tarzında bahçenin planını çıkardım, resimlerini çektim, etrafta bulabildiğim tüm âtıl malzemeleri toparladım. Çay içtim, düşündüm. Börtü böceği, kuşu, kediyi dikizledim, kıtır kıtır havuç atıştıran çocuklarla tanıştım, lafladım... İlk gün böyle geçti. Sonra birkaç gün daha aynı rutinde... Beni görenler bir şey yapmadığımı düşünebilirdi, ama permakültür kurslarından en iyi öğrendiğim şey 'iki ölç, bir biç!' idi; yani gözlem, gözlem, gözlem...

Çocukların binanın yanından doğru bu bahçeye nereden girdiklerini, ne yaptıklarını, nerelerde oynamaya, durmaya meyilli olduklarını, yağmur yağınca nerelerin kuru kaldığını, nerelerin göl, çamur olduğunu, güneşli günlerde kavuran alanları, manolyanın gölgesini nereye bahşettiğini, okul önünden geçen insanları ve bunun gibi birçok şeyi gözlemledim. Bu sırada da dünya tatlısı çocuklar ve ekiple kaynaştım. 

Permakültürdeki 'gözlem'de bir ufak nüans var; o da 'boş boş bakmak'. Bunu anlayana kadar epey fırın ekmek yedim ama artık anlatabilecek kadar anladım. Boş boş bakmak demek, sadece ve sadece neler olup bitiyor, ona bakmak demek. Eğer ben yağmurun düştüğü bir yeri gözlemlerken 'şuraya bir gölet yapmalı' diye peşinen bir cümle sarf edersem, belki daha iyi fikir sayılabilecek başka seçenekleri bir daha göremez olurum. Kahveni yudumlarken şöyle ufuğa bakarsın ya, beynin orada bir ev olduğunu, bir kamyon geçtiğini, yağmur bulutlarının biriktiğini filan sana haber verir ya, aynı o şekilde gözlem yapmak ve onları not etmek gerekiyor. O zaman, tasarım aşamasında opsiyonlarımız çoğalıyor. Yani 'buraya gölet yapmalı' değil, 'Buraya yağmur kurşun gibi düşüyor ve toprağa zarar veriyor' diye not almalıyım. Böylece gölet yapmaya alternatif olarak toprağı kalın bir malç tabakasıyla kaplamak ya da oraya bir yağmur deposu koymak gibi başka seçenekler doğabilir. Kendimizi bir çözüme kıstırmamak iyi bir şey. 

Momo'da bu şekilde bir iki hafta geçirdikten sonra, bahçenin sokakla kesişimindeki duvar dibine bir şeyler dikerek başlamak istedim. Çünki kenar, kesişim, sınır, ara yüz diyebileceğimiz alanlarda daha çok hayat var, yaşamak ve yaşatmak için daha çok olasılık var. Doğada örneğin, k
arayla suyun birleştiği yerde, ormanın çayırla kesiştiği yerde ya da tarlanın bittiği, yaban hayatın başladığı kısımlarda daha çok hayvan çeşidi ve yabani bitki gözlemliyoruz. O yüzden Momo'nun sokakla sınırını çizen

duvar diplerine nohut atarak başladım işe. Topladığım kalınca dallardan da o yeşerteceğim alanın sınırını yaptım. O dalların toprakla kesiştiği yerde bile bir ara yüz oluşturmuş oldum; dallar mini minnacık mikro iklimler yaratıyor ve bu, hem tohumların hem de böceklerin işine geliyordu. Bir böcek olsam, açıktan açıktan değil, beni kuşlardan, güneşten ve rüzgârdan 
örtüleyecek bir dalın altından yürürdüm... Ve sayemde oradaki yaşam da canlanırdı! 

Yaşam hakikaten, kısa sürede canlandı. Ben de canlandım! Elime ne geçerse serpiştiriyor, toprağa sokuşturuyordum; her zaman parayla tohum almaya da gerek yok. Mutfağımız bedava! Çörekotu, susam, yeşil mercimek, fasulye, börülce bahçe için en çok mutfaktan arakladıklarımdan!
Resimde balkabağı çekirdeğimin kenar mahallede doğup şehre taşınmasını görüyorsunuz! Onun şemsiye gibi yaprakları, altında gölge yaratarak böceklerin saklambaç oynamasına imkân tanıyor herhalde. Yaza geldiğimizde duvar dibi gayet bir panayır yeriydi! Mısırlar, ayçiçekleri, latin çiçekleri, lavantalar, aloe-vera... Ve permakültürün 'kenarları kullan!' ilkesine sevgim saygım arttı! Artık kıyılar köşeler en sevdiğim yerlerdi! (Duvarın dibini yeşertmiş olmam, yoldan geçen insanların çocuklarla arasına bir mesafe de koyuyordu; bu hoşuma gitmişti.)

Milkwood
'dan *4 Permakültürle Yaşamak kursunu aldım geçen sene (2024). Permakültürün babalarından David Holmgren bu 'kenar' dersini daha geniş anlamlara gelecek şekilde anlatmıştı; ya da hep öyleydi de ben yeni farkına vardım. 'Sadece ekolojik kesişimleri düşünmeyin,' demişti. '"Marjinal" ya da 
"uç" diye adlandırdığımız oluşumları, yerleri, kişileri de değerlendirin, değerini bilin, yenilikçiler, sanatçılar, toplumdan biraz ötede inzivada yaşayanlar, fikir üretenler, toplumun çeşitliliğine ve ilerlemesine katkı sağlıyor, bütüne hayat katıyorlar' demişti. Yani çok katmanlı bir ilke bu, geniş açı merceğimizin gücüne bağlı olarak katmanlar açılıyor... 

'Kenar, köşe' deyince illâ duvar ya da çit gelmesin aklınıza. Koca bir boşluğun ortasına bir kenar da biz kondurabiliriz. Bir taş, tarh, kütük, ya da çalı mesela... Bunların toprakla temas ettiği yerlerde hemen bir mikro iklim oluşuyor ve hayatın başlaması kolaylaşıyor. Momo'nun bahçesindeki duvar dibi yeşerdikten sonra, hayat duvar dibinden ortalara doğru akmaya başladı. Çocukların keyifle bahçeyi geçecekleri bir patika yapmayı istedim sonra. O patika da bahçeyi yeşertmeyi kolaylaştıracaktı. Evden Momo'ya gelirken gördüğüm inşaat artıklarından her gün bir tuğla taşıya taşıya, S şeklinde bir patikaya başladım. 'Doğada hiçbir şey bir yerden bir yere ulaşmak için en kısa yolu seçmez', ama ondan değil; tamamen kıvrımlı patikaları düz yollardan daha romantik bulduğum için 'S' çizdim! 

Momo'dan sonra, korkmamayı öğrendim... İstekle, emekle, doğayla el ele verdiğinde yanlış bir şey olmuyor. Beton topraklar yumuşuyor, boş bahçeler yeşeriyor. Çit olsun diye toprağa soktuğum dallar bile filizlendi yahu! Mevlânâ'nın dediği sözü nasıl duvarına asmazsın şimdi: 'Kahverengi dallardan pembe çiçekler açtığına göre ümitsizliğe gerek yok.'  


Mevlânâ demişken ve sırası gelmişken, Turgut'tan bahsetmeliyim... Elinde bir ukulele ile bahçeye çıkagelen, 'Senin buna ihtiyacın varmış, al senin olsun!' diyerek beni şaşkına çeviren, Iraz'ın eşi olduğunu öğrendiğim, acayip adam...

Turgut'u tanıdıktan sonra, Momo'da geçirdiğim vakitler bir mesaîden çok dost meclisinde müzikle, sohbetle, eğitimle geçen çok değerli zaman birimlerine dönüştü. Turgut çok şey biliyordu. Sufîzim, musikî, çocuk eğitimi, marangozluk, edebiyat, tarih, her şey... Ut ve perküsyon çalıyordu, sesi de çok güzeldi. Sonradan öğrendim ki Mısırlı Ahmet'le sahneye bile çıkmış. Hikayeleri çoktu, çok güzeldi... Yazar Jim Rohn der ki: 'İnsan, birlikte en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.' Benim de ortalamam o sıralarda Turgut sayesinde epey yükselmişti! Her neredeysen, ne yapıyorsan iyi olasın, mutlu olasın arkadaşım...

Turgut'un ut çalışmalarını bazen bahçede yapıyor olması bana göre elmas değerindeydi. Serbest oyunda olan çocuklardan bazıları onun dibinden ayrılmaz, merakla onun taksimlerini dinlerlerdi. Yanına gelmeyenlerin ise ruhlarına o güzelim makamlar işlerdi... Kaç çocuğun bu yaşta eline bir ut ya da darbuka değmiştir? Çok şanslıydı buradakiler! Bu resitalleri daha çok yapması için Turgut'a yalvarırdım ama tabi fazla da vakti yoktu. Babacığımın hayattayken en çok istediği şey oluyordu gözlerimin önünde, bu yuvada: çocukların Türk müziği ezgileri duyması, Türk müziği enstrümanları görmesi, hatta onları çalmaları için fırsat yaratılması. Üzülürdü babam; 'Neden sadece flüt, piyano öğretiliyor okullarda, neden Mozart'ın ya da başka yabancı bestecilerin ezgileri üzerine Türkçe söz yazıyoruz?' deyip dururdu. Bu konuda çok çalıştı, bir sürü çocuk şarkısı yaptı, hatta Atatürk Çocukları isimli şarkısı ilkokulum TED Ankara Koleji'nde baya hit olmuştu!

Hep öğrendik, ezberledik medeniyetler beşiğinde yaşadığımızı, batıyla doğu arasında köprü olduğumuzu da neden bize ait sanatları sokmuyoruz müfredatımıza? Yapısal olarak o kadar zengin ki Türk müziği, bir çok duyguya hitap edebiliyor farklı makamlarla. Müziğimizin etkisini keşfetmiş olan birçok Batı ülkesinde makamlarla müzik-terapi uygulanıyor. Hüseyni makamı mesela, güzellik, iyilik, rahatlık, barış hissettirirmiş. Rast makamı neşeymiş, Acemaşiran ağrıları hafifletirmiş. Okul içindeki herkese ne de güzel terapi olurdu!



Turgut bana o ukuleleyi hediye ettikten sonra müzik hayatım pembelendi! Bütün çocuk şarkılarım ondan sonra çıktı, 'kendin pişir kendin ye', yani 'kendin çal kendin söyle' imkânı beni mutluluğa boğdu. Her Momo'ya (ve Mavi Gezegen'e) gidişte bir akor daha, bir şarkı daha çalabilir oldum ve bunu çocuklarla da keyifle kutladım... 

Momo'ya ve içindeki her şeye ve herkese şükran şükran üstüne... 

NORK

Nasıl başladım Nork'da hatırlamıyorum. Sahibi Pınar Beşikçi, sanat, müzik ve hayat sever, deli (ve de dolu) bir kadındı! Ondan ve bu okuldan da çok ilham aldım!

İçinden dere geçiyordu bir kere! Erenköy'de, bahçesinde bir dere olan, ahşabıyla, peyzajıyla masal kitabı gibi bir okulda yardımcı öğretmen olmuştum. Çok hastalandım ve uzun süre işe
gidemeyince ayrıldım ama orada olup biten pek çok şey, o enerji akışı aklımdan 
gitmiyor! Mesela Kapoera yaptım ben bu okulda! Çocuklarla beraber bu Brezilya dansını ilk defa burada deneyimledim!

Kitaplar yıkılıyordu; yurt içinden, yurt dışından inanılmaz sanat, müzik, çocuk kitapları vardı. Mesaim bitince bir türlü çıkamaz, onları duvardaki raflardan alıp alıp yerdeki pofuduk puflarda okurdum. Aşçısı inanılmazdı. Sebzesi, tahılı, balığı, atıştırmaları insana öğle saatini iple çektirirdi. Çalıştığım süre boyunca sağlıklı gıdanın dibine vurdum!

Pınar sırf çocuklar duysun, canlı müzik dinlesin diye bir piyano getirtmişti okula. Bir Rus piyanist geliyordu ara sıra onu çalmaya. Okulun tüm o masalsılığı, klasik müzikle beraber bir müzikale dönüşüyordu!

Nork'ta da, Momo ve Küçük Orman'da da büyükler bir şeylerle meşgulken çocuklar onları görüyordu. Piyano çalarken, bir şey örerken, bir şey tamir ederken mesela, hep çocuklar vardı etrafta. Tam ev ortamlarımızda olduğu gibi. Bana babam hiçbir zaman 'hadi gel yanıma, beraber nota yazalım demedi. Ben o kadar özeniyordum ki babama, bestelerini notaya geçirirken hemen yanına oturuyor ve yamru yumru yuvarlaklar çizmeye başlıyordum. "Çocuklar büyüklerini dinleme konusunda pek iyi sayılmazlar;
ama onları taklit etme konusunda başarısız oldukları görülmemiştir."
demiş James Baldwin, Amerikalı yazar, aktivist. Bu okullarda çocuklar büyükleri gözlemleyerek, onları taklit etmeye çalışarak ya da yanına gelip merakla sorular sorarak tam hayalini kurduğum eğitim sistemini yaşıyorlardı. Ne olurdu sanki bu yuvalardan çıkıp birinci sınıfa başlayınca da aynı sistem devam etseydi, lisede de çocuklar farklı mesleklerden büyüklerle bir atölyede kaliteli zaman geçirir gibi, hayattan kopmadan hayatı öğrenselerdi...

Tüm bu okullar ve sonra da Küçük Orman Anaokulu arasında öğretmen olarak mekik dokurken aklıma bir fikir gelmişti. Okullar birbirleriyle kardeşlik paktı imzalamalıydı! Mahalle okulları arası bir Erasmus programı gibi, çocuklar kardeş okulların kampüslerini ziyaret edip oraya özgü ayrıcalıkları deneyimleyecekti. Mesela Küçük Orman'daki çocuklar bir gün Nork'a gelip canlı piyano konseri dinleyecek, öbür gün Momo'da Turgut ile darbuka çalacaklardı. Nork'dakiler Mavi Gezegen'e gidip nar, dut, böğürtlen hasatı yapacak, Mavi Gezegenliler ise Küçük Orman'daki tavukların altından ılık yumurtaları toplayacaklardı. Ne güzel olmaz mıydı? Sonuçta her bir çocuk 'bizim hazinemiz, geleceğimiz, ölümsüzlüğümüz, insanlık zincirindeki hayatî bağ'*5 ve onlar için yapabileceğimiz şeylerin sınırlarını genişletmekten önemli bir şey var mı?
 
Ben Nork'da çalışırken artık tek başımıza yaşıyorduk AyşeCan'la.  Buruktu ev biraz, duvarlar üstüme geliyordu. Nork'a geldiğim zaman ise içim açılıyor, duvarlar genişliyordu. Bir süre sonra bahçedeki ve okulun içindeki renkler, köşeler bana ilham vermeye başladı. Her şey insanı mutlu ediyordu. Dedim ki bu mutlu köşeleri evimde de yaratmalıyım. O zamanlar
Danimarkalıların o meşhur 'hygge'sini duymamıştım. Şimdi tüm dünya biliyor bu kelimeyi. Samimi, sıcak, rahat olanı, sizi sarıp sarmaladığını hissettiğiniz bir ferahlığı tarif ediyor. Ben, sadece içimden geleni yapmıştım. Ebeveyn odasındaki yatağı tuttum salonun yüksek yerine getirdim. Sabah sabah dolaplarla selamlaşmak yerine gökyüzünü ve ağaçları görerek uyanmak istedim. Mutfaktaki kahve makinasını da başucuma koydum, hatta saat kurup beni 6'da kahve kokusuyla uyandırmasını rica ettim. AyşeCan'la tüm beyaz duvarları ayrı bir renge boyadık. Işıklar, balonlar, örgüler astık. Öyle işe yaradı ki. Hepimize bir mutluluk sirayet etti. Çocuklar da benimle beraber salonda uyumaya başladı. Üçümüz aynı anda gözümüzü açıyorduk; bilseniz ne güzel bir duyguydu! 

İskandinav ülkeleri Dünya Mutluluk Raporunda üst sıralarda yer alabilirler ama mutlu olmak için bazen ufak tefek, bazen saçma şeyler yapmamız yetebiliyor! Çocuklarla yaşamak ve çalışmak başlı başına mutluluk ama çalıştığım okullara beni pek çok açıdan büyüledikleri için büyük minnet duyuyorum...

Resim: İlkerle Nork'da yılbaşı müziği yaparken



Kaynaklar ve Dipnotlar

* Modern Ailelere Bilgece Öğütler (The Parent's Tao Te CHing), William Martin
*1 Cahil Hoca, Jacques Ranciére
*2 Okulsuzluğun El Kitabı, Marry Griffith
*3 Okulsuz Büyümek, Ben Hewitt
*3.1 fish in a tree - Lynda Mullaly Hunt 
*4 Milkwood, Avustralya'da bir eğitim, üretim, dostluk yerine dönüşen bir çiftlik. Kurucuları Kirsten Bradley, Nick Ritar
*5 Dan Millan, Barışçı Savaşçı'nın Yolu isimli kitabın yazarı

Link Kaynaklar: 
https://gq.com.tr/dergi-konulari/mutlulugun-formulu-cok-acik-lagom-hygge
https://indigodergisi.com/2005/12/turk-muzigi-ile-tedavi/
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2379264#:~:text=U%C5%9F%C5%9Fak%20makam%C4%B1%3A%20Ki%C5%9Fiye%20g%C3%BClme%20hissi%20verir.&text=Zirg%C3%BCle%20makam%C4%B1%3A%20Ki%C5%9Fiye%20uyku%20verir.&text=Saba%20makam%C4%B1%3A%20Ki%C5%9Fiye%20cesaret%2C%20kuvvet%20verir.

Kitap:
Lykke-Dünyanın En mutlu İnsanları, Meik Wiking




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder