21 Aralık 2025 Pazar

21. Son Söz

Karavan videolarının onda dokuzu insanın ağzını sulandırır. Onları seyrettikçe sen de özgür olmak, istediğin yerde durmak, gezmek, yattığın yerden yıldızları seyretmek istersin. Oysa videoların ancak onda biri kamera arkasına geçip bu hayatın zorluklarını anlatır. Ben de “Marmaris’te Yaşam” isimli bir klip çekseydim pembe rüyalarla fırtınalı geceleri eşit vitrinlerdim. Yani, Marmaris bize iyi geldi, bize iyi baktı, evet ama…

Kendimizi yeterince tanımıyormuş gibi, kendimize çok fazla yüklendik. Fazla sayıda işin (çocuk, bahçe, hayvan, sanat, sahne, eğitmenlik, doğal yaşam vb.) altına girip enerjimizi sıfırladık. Evin dört bir yanını bir yiyecek ormanına dönüştüreceğimizi zannedip bir demet maydanozu anca toplayınca, kendimize olan güveni kaybettik (bu daha çok benim için geçerli). Her şeyin turistlere ve onların para birimlerine endeksli olduğu ve sadece vahşi bir ticaretin hüküm sürdüğü yaşam biçiminde bocaladık. Çocuklar aynı şeylerden zevk alan, müziği ve diğer hobilerini paylaşacakları çok fazla arkadaş bulamayınca eve kapandı. Birbirimizle dar alanlarda kısa paslaşmalar yapmaktan daraldığımız zamanlar oldu. İşte bunlar, her gülün bir dikeni var deyiminin dikenli kısımları olarak sayılabilir…

Ancak tüm bu dikenlere maruz kaldıktan sonra, hepimiz birer birer toparladık. Çocuklar müziğe odaklanmaya ve şehirde okumaya karar verip hayallerinin peşine düştüler. Ben kendimle barış anlaşması imzaladım. Kendimi, sevdiğim ve sevmediğim, yaptığım ve yapamadığım tüm şeylerimle beraber, doğal hormonsuz bir domates gibi bağrıma bastım.

Gökhan’ın sancıları da şu şekilde evrim geçirdi… “Bu yaş maya doğal mı?” dedi bana bir keresinde, ekmek yaparken. Bu sorunun cevabını almıştım daha önce Murat (Demirtaş)’tan… Bir atölyesinde anlattıklarını bulup yeniden okuduk: Hazır mayaların içerisinde seçilmiş, en güçlü olanı var. Ancak doğal mayalar, binlerce yıldır hepimizi mayalayan nefes aldığımız havanın zenginliğinin, çeşitliliğinin bir sonucu. Yaşadığımız ortamdaki bakteri ve mantar kültürleri insanın mayasını da besler, büyütür.” 

Gökhan’ın ruhunda bir sükûnet oldu... Sessizce hamur topları yoğurduk yan yana… Sonra düşünceleri dile geldi: “Maya işin özü, her şeyin başı”… “Sanat yapmanın amacı sanki o tek güçlü mayanın dayattığı şey: iyi iş çıkarmak, satmak, satabilecek şeyler üretmek, isim yapmak, galerilerin peşinde koşmak, daha çok sergi açmak, daha çok satmak”… Hamur toplarına devam ettik… “Ben neden resim yapıyorum?”… Hamur topları…

Zaten bir çocuk gibi “Neden?” diye sormaya devam ederseniz, 7. adımda artık bilimin değil felsefenin cevap verebildiği alana girermişsiniz! Gökhan o günlerde, öylece resim yapmayı bıraktı. Sergilere bile gitmek istemedi. Müzik çalıştı, şiir yazdı, felsefe söyleşileri dinledi, göğsünde kitabıyla uykulara daldı. “Hayata küsmek” gibi yanlış tercüme edilmişse de dışarıdan, -tam tersi bir manevrayla- kendini buldu. Neden sanat yaptığının cevabını ‘kendini mutlu etmek için, kendi etrafını ve yaşamını güzelleştirmek için’ diye verdiğinde rahatladı. “Daha çok” değil, daha “istediği gibi” ve her seferinde yeni bir şey denemeye çekinmeyerek, yeniden üretmeye başladı.

Kendi mayamızı bulmak Marmaris’te daha kolay oldu. Her şeye rağmen hâlâ doğal mayasının mis gibi kokmasından mıdır, çamlar altında yaptığımız yürüyüşlerden midir bilmiyoruz. Neden olmasın? Milâttan önce 5. yy.’da yaşamış Sinoplu Diyojen ‘Solvitur ambulando’ demiş, yani ‘Yürüyerek çözümlenir!’ Belki yürüyerek, kuş sesleri içinde, bulutlar altında daha fazla yürüyerek, ekranlara yapıştığımız şehirdeki versiyonumuzdan çıkıp güncellenmişizdir.

Ayşe’m ve Can’ımla yaşamak bana, neyin “gerçek” neyin “gerçek diye dayatılan” olduğunu öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Gökhan’la da gerçekliğin, doğal mayaların peşinde, doğanın beşiğinde yaşamaya devam ediyoruz ama “bir kaderimiz mi var yoksa tesadüfen oradan oraya savrulup duran tüyler miyiz” onu da çok bilmiyoruz. Belki de Forrest Gump[1] haklı; her ikisi de mümkün.

Kendi mayamızı bulmak ve onu besleyip büyütmekten, doğadan kopmadan ve pozitif bir yaklaşım tutturarak yaşamaktan daha anlamlı bir güzergâh yok bence. Şimdilik daha fazla söyleyeceğim bir şey de yok. Kitabımın size pozitif bir yaklaşım için sufleler vermiş olduğunu umut ederek, hepinize çocuklar, hayvanlar, bitkiler ve sanatla dolu güzel bir yaşam diliyorum.

Sevgilerimle…

Ebru Berker Sarpkaya

 

 



[1] Tom Hanks’in başrolünü oynadığı unutulmaz film.


20. Pandemi Yaratımları

“Uyanmak içgüdüsel… Bir gün olacak… Panoptikon patlayacak!” demişti Truva Atı adlı şiirinde Gökhan’ım. Yunanca pan (her şey) ve optikon (gözlemlemek) kelimelerinden türetilmiş olan Panoptikon’u ilk onun şiiriyle duydum. Aslında 18. yy. sonlarında filozof ve hukukçu Jeremy Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishane modeliymiş ama 20. yy. düşünürü Michel Foucault sayesinde modern toplumun denetim mekanizmalarını açıklayan önemli felsefi kavramlardan biri haline gelmiş. Foucault okulların, hastanelerin, fabrikaların, kışlaların da Panoptikon mantığıyla çalıştığını, her yerin iktidar tarafından bireyin gözetlendiği bir alan olduğunu savunmuş.

Sürekli izlendiğini düşünen bireyler, dışarıdan bir baskıya gerek kalmadan kendi davranışlarını düzeltmeye başlıyormuş ki Foucault bir yüzyıl önce buna “otokontrol” veya “iktidarın içselleştirilmesi” adını vermiş. Bugün bunu daha da dozu artmış bir şekilde yaşamıyor muyuz? Kameralar, sosyal medya, algoritmalar ve veri toplama sistemleri sayesinde her adımımız kayıt altında… Beğenilme veya yargılanma korkusuyla davranışlarımıza çeki düzen veriyoruz...

Pandemi patladığında, Gökhan’ın “Panoptikon patlayacak!” mısrası aklıma gelmişti. Kelimelerin kökenlerine karşı merak beslediğimden, “Pandemi” kelimesindeki “pan”ın, “Panoptikon”daki “pan” ile aynı anlama geldiğini düşünmüştüm. Öyleymiş. Pan (hepsi, tamamı) ve demos (halk, insanlar) birleşince “halkın tamamını kapsayan” anlamına gelen pandemos kelimesi ortaya çıkıyormuş ki tıbbi terminolojide bu bir salgının kıtalar arası nüfusa yayılmış hâli demekmiş.

Neyse, araştırmak, kafa patlatmak için hiç bu kadar bol vaktimiz olmamıştı hani… Biz de Pandemi’nin patlamasını Panoptikon’un patlaması (ama “tavan yapma” anlamında!) olduğu sonucuna vardık… Önce korku hâkimdi; bir şeyleri, birilerini, çocuklarımızı kaybetme korkusu… Sonra isyan köpürdü, içimizde müsilaj oldu. Eğer şiddete eğimli olsak fena şeyler yapabilirdik ama Allahtan sanata meyilliydik, harika şeyler çıkardık! İçimizdeki müsilajı müzikle kuruttuk, çaldık söyledik, beste yaptık. Vahide Hanım ve Küçük Orman Anaokulu’ndaki öğrencilerimiz için permakültür, sanat tarihi ve dünya müzikleri videoları ürettik. Bunların hepsini yazının sonuna ekledim, faydalanmanız ya da sadece izlemeniz dileğiyle.

CENGA’nın doğumu da bu dönemde oldu. CENGA -Sürdürülebilir Yaşam, Eğitim, Fikir ve Sanat Ailesi- isimlerimizin baş harflerinden oluştu: Can, Ebru, Nazar, Gökhan, Ayşe… Çıkış motivasyonuyla, yapmayı hayal ettiği şeylerle ve logosuyla tam bizdi, çok bizdi! Aslında AyşeCan da dahil hepimiz bu negatif dönemin ilk yarısını üreterek, düşünerek, düşleyerek CENGA birliği olarak atlattık.

İkinci yarıda ise, Marmaris’e taşınma kararı aldık. Ailemiz üzüldü, risk dedi, ayrılık dedi, olmaz dedi, zor dedi; ama bu bir “istek” olmaktan çıkıp “zaruret” haline gelmişti zaten. Okullarımız, atölyelerimiz kapanmıştı. Nereye kadar evden video yaparak geçinebilirsiniz ki? Marmaris’teki yazlığımız, artık bizim kışlığımız, yeni mabedimiz olmalıydı. Gümüşlük’ten sonra yeniden kırsala döneceğimiz için içimdeki yaşama sevinci her zamankinden daha koyu bir kıvamdaydı… Biliyordum iyi geleceğini, hepimize Marmaris’in iyi bakacağını… Ve eşyaların çoğunu, bizi Marmaris’e getirmesi karşılığında taşımacı beyefendiye bırakarak, CENGA’yı İçmeler’e taşıdık…

Pandemos burada büyük depremin minik bir artçısı gibi geçti… İlçe turizm ilçesiydi ve zaten Mayıs’tan önce, Kasım’dan sonra dükkânlar ve oteller kapalı oluyor, sokaklar doğal bir salgın yalnızlığına bürünüyordu. Bu bizi hiç de hüzünlendirmedi; tersine bol bol yürüyüş yaptık, deniz havası soluduk ve AyşeCan iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrendi.

Pandemi geçti geçiyor derken çevrili olduğumuz dağların her gün görmeye kanıksadığımız çam ağaçları bir gecede yok oldu. Bir gecede on yıl yaşlandık belki… Dağları kömür gibi görmeyi hiç ama hiç kanıksayamadık. Yangından birkaç ay sonra da şiddetli yağmurlar sel oldu orman toprağını köye indirdi, oradan denize döktü. Aylarca sahile kömürleşmiş dallar, kozalaklar, kaplumbağa kabukları vurdu…

Biz yine de sağlam durmaya çalıştık. Yapabileceğin çok bir şey yoksa, üzüntü sadece hastalık çeken bir mıknatısa dönüşüyor. Aslında kendi çapımızda bir şeyler de yaptık. Mesela Cenga Doğa Kabilesi’ni kurduk. Köyden ve Marmaris’ten 10-15 çocuk ile her hafta bir gün çalıştık. Sahildeki çöpleri topladık, tohum ekmeyi öğrettik, kuş evi yapmayı gösterdik, daha neler neler.. Ayşe’m ve Canı’ım bu atölyelerde hem birer asistan hem doğa kabilesinin birey üyesi oldu. Çocuklara atık kağıtlardan defter bile yaptım; anlattıklarımın özetini, şemaları, resimleri yapıştırdılar onlara.

Pandemi sırasında ve pandemi çıkışında aylarımız böyle geçti, gitti... Şimdi, enerjimizi üretmeye verdiğimiz bu dönemde çıkan yaratımlarımızı paylaşmak isterim…

Müzik Kliplerimiz

Go Gentle

Masal Bozan 

Truva Atı

Tennessee Whiskey

Çocuklar için Sanat Tarihi

Picasso

Abidin Dino

Van Gogh

Kandinsky

Çocuklar için Tarih

Yürüyen Köşk

Canım Atamızı anma günü de ev hapsindeydik. Ya Cumhuriyet Bayramı'ydı ya 10 Kasım, hatırlamıyorum. Ama onu anmanın en "permakültür" yolu, çocuklara Yürüyen Köşk'ü anlatmak olur diye düşünmüştüm. Benim her okuduğumda, dinlediğimde tüylerimi diken diken eden, ona hayranlığımı besleyen pek çok hikâyeden biridir Yürüyen Köşk. Evini tehdit edecek kadar büyüyen çınar ağacını kestirmeyen, onun yerine köşkü raylar üzerinde metrelerce ileri aldırmak gibi fantastik bir şeyi düşünebilen bir Atamız olduğu için gurur duyuyorum. Onun yaptığı diğer inanılmaz şeyleri de, müfredat cümlelerinden sıyırıp kendimce anlatmayı çok isterdim çocuklara. Ama yetişemiyorum isteklerime. Şimdilik elimde bunlar var. Aşağıdaki barkoddan seyrediniz, beğenirseniz seyrettiriniz videomu çocuklarınıza. 

ANLAT ATAM

Bir dal uğruna koca bir ev yürütmek
bir masalda olur ancak!
Anlat Atam, anlat... 
Bir masal daha anlat!
Küçüklere, büyüklere,
Ağaçlara, ormanlara...
Her masalın doğanın hayrına.
Anlat atam, anlat...
Bir masal daha anlat!
Küçüklere, büyüklere,
Hayvanlara, bitkilere...
Her masalın, herkesin iyiliğine...

Çocuklar İçin Permakültür

Soğan

Su hasatı

Dünya Müzikleri

Sırbistan

Jamaika

Türkiye

Hindistan

Azerbaycan

Amerika

Afrika

İtalya

Meksika

Brezilya











22 Kasım 2025 Cumartesi

19. Vahide Yılmaz Anaokulu


"Hayallerin yeterince büyükse gerçekliğin de öyle olur."*1 

Jübilemi hayalimdeki en büyük bahçede yaptım. Yan yana 25 Wimbledon kortunun gözlere sunacağı yeşil şölen içinde- daha doğrusu üstünde- çocuklara ukulele çalarak, saçımın en siyah, sesimin en güzel, fikrimin en bol olduğu tepe noktada bahçe öğretmenliğimi bitirdim; VahideM sayesinde!

"VahideM", Vahide Hanım'ın kendimce kısaltmasıdır. Ona hep "Hanım" diye hitap ederken saygıdan, içten içe onu kendime çok yakın hissettiğimden VahideM sözcüğünü buldum; hem saygıyı hem sevgiyi birleştirdi kafamda.  

Vahide Hanım müthiş bir kadın. Aramızda 10 yaş var belki ama enerjisine ne ben yetişebilirim ne yirmilik öğretmenler.  Doğduğu, büyüdüğü, otuz yıl okul öncesi öğretmenliği, beş yıl da müdürlük yaptığı Gebze'de en büyük hayalini gerçekleştirmiş ve 2015'de bir "Orman Anaokulu" açmış. Birkaç yıl sonra "sanat, müzik, permakültür bir arada" çalışmalarımızı görmüş ve aynı kafada eğitimciler olduğumuzu düşünüp bizi aramış. İş görüşmesi için okula ilk gittiğimiz gün, çalışmak bir yana, "Şu bahçeye çadır kurup burada yaşayalım!" demiştik Gökhan'la! 

25 çim tenis kortunu yan yana hayal edebildiyseniz, bu alan sadece okulun bir "bahçe"si. Bir diğeri ise ceviz, incir, dut, erik, nar, armut, zeytin ağaçları ve asmalarla dolu olan 5 dönüm!  
Ron Finley- Amerika'nın "gangster bahçıvan"ı- demişti ki aldığım bir çevrimiçi kursunda: "Her bahçede bir okul olmalı; her okulda bahçe değil" İşte VahideM'in okulu bu tanıma giriyor, tek farkla, burası çocuklar için bahçe değil, Disneyland'da bir tema parkı! Arka bahçemdeki armut ağacı bana bin yıllık ulu bir çınar gibi gözüküyordu ya küçükken, bu anaokulundaki çocukların ne hissettiğine yaklaşabiliyorum... Çok ama çok şanslılar. 

Naneler, fesleğenler, karabaş otları, kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar. Böğürtlenler, yaban mersinleri antioksidan partiden meclise girmişler... "Domates, biber, patlıcan!" diye yankılanmış sokaklar, çocukların evlerine gitmek üzere sıra olmuş reçeller, turşular...  Yılın 7 vakti ateş yanmış bereketli ormanın çukurunda; kestaneler, patatesler pişmiş, ekşi maya ekmeklerin kokusu Gebze'yi sarmış...

Masalsı anlatımdan geri duramıyorum ki, nereye baksan bir masal kadrajı. Kazların, ördeklerin kanatlarıyla su sıçratışını izliyor mesela çocuklar. Kıkırdıyorlar, haklarında dedikodu yapıyorlar! Vahide Hanım ve sevgili mühendis eşi yaptı o göleti çocuklar için; "Su" duyuların Tanrıçası çünkü! G
ölet, daha önce bahsettiğim "kenar etkisi" ile başlamış kıyılarından doğru yeşermeye... Ayrıkotları görevlerini iyice bellemiş, kurbağalardan duyan gelmiş, duyan gelmiş... Çiçekler açmış renkli petallerini,
sanatçı havalarında takılıyor... Ve çok geçmeden insanın başlattığı bir gölet, doğa bienalinin kendi enstalasyonu olmuş çıkmış... Bazen Vahide Hanım o göletin etrafında keyfince uzanmış çocuklara bir masal patlatıyor, bir kurbağa ya da belki ısırganotu hakkında... Öyle güzel anlatıyor ki, işi gücü, kendi dersimi bırakıp onun dizine yatasım geliyor. Benim bile hayal gücümü esnetiyor, hiç düşünmediğim yerlere ulaşıyorlar. Demek yalnız çocuklar için "hayatî" değil masallar...

Eğer bu okulu İsveç'te ya da Hollanda'nın muhteşem yeşil banliyölerinden birinde görsek, "Vayy, adamlar ne okullar yapıyor!" deriz. Ama burası Gebze Allah aşkına ve bu okul bizim! Bizim olan ne çok güzel şey var! Güzel şeyler gölgede kaldığı zaman, üzülüyorum. Victor'ın dediği gibi "Anadolu gibi zengin bir coğrafyanın evladı olarak yüzlerce, sayısız seçeneğimiz var her an yapabileceğimiz; ulaşabileceğimiz bilgiler, binlerce tohum, dal,
budak, hayvan, alan... Hepsi hâlâ Anadolu'da.
" Ne zaman şehirden şehire yolculuk etsem ya da yerel haberlere bağlansam gözlerim vurgun yiyor. Nerede bereketli, yeşil ve mutlu bir alan görse üstüne çöküp kanını emen vampirler var ülkemizde. Param çok olsa, sırf orası yok edilmesin, doğal kalsın, iyileşsin, üstüne i
nşaat, maden ocağı yapılmasın diye dönüm dönüm yeşil alan satın alırdım. Dünyada bunu yapan, kâr amacı gütmeyen kurumlar* var; bağışlarla arazi satın alıp koruyor ya da bireylere
aracılık ediyorlar. Türkiye'de y
asal olarak tam aynı sistem yok ama Doğa Derneği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, TEMA  gibi bazı kurumlar benzer amaçla çalışıyorlar. 

Aslında Vahide Hanım Anaokulu gibi okullar en az çocuk eğitimi kadar önemli ve kutsal bir misyon üstleniyorlar ki bu da yeşil kalmış alanlarımızı korumak. Onları hem çocuklarımız hem tüm ekosistem hatırına koruma altına almış oluyorlar; bu bilinçli bir hedef olmasa bile. Mavi Gezegen 'in sahipleri de arsa sahipleriydi. Onlar da pekalâ bahçeye iki göğü delen apartman yaptırabilirlerdi, ki bu meyve ağaçlarından daha çok gelir getirirdi kuşkusuz. Ama
bunu
 tercih etmeyerek Göztepe'nin ortasındaki biyoçeşitliliğin, kuşlardan kirpilere çok hayvana habitat sağlayan bir yeşil alanın korunmasına katkı sağlamış oldular. Öğrencisi ve öğretmeni olduğum İstanbul'daki tüm okulları ve üniversiteleri artık "yeşili muhafaza birlikleri" gibi görmeye başladım! Bu birlikler artsın inşallah.  

Kendi toprağından çıkan, şifası burnunda yiyecekleri çocuklarla paylaşan okullar bu yönleriyle de benim büyük hayranlığımı kazanıyorlar. Biz hâlâ tamamen doğal beslenmenin yolunu bulamadık; pestisitsiz gıdaya ulaşmak hem zor hem pahalı. Durum böyle iken, "çocuğum en azından yuvaya gittiği yıllar boyunca her öğün sağlıklı ve besleyici şeyler yiyecek" diye bile bu okullar tercih edilebilir.


Bir okul yılı Vahide Yılmaz Anaokulu'nda çalışmış Ebru öğretmen, kendisinin en iyi versiyonuydu. Vahide Hanım'ın varlığı, onun o müziğe, sanata aşık, teknolojiye ve yeni fikirlere açık halleri beni besliyordu. Derslerimi, tersten hazırlıyordum bazen; yani bir gün bir serada renk taburları halinde dizilmiş menekşelere vurulup, "bunları VahideM'in bahçeye dikmeliyim" deyip, sonra menekşeden nasıl bir ders çıkarabilirim diye bir yol izliyor, bir hafta menekşenin taksonomisini, özelliklerini, ekosistem içindeki yerini araştırıyor, çocuklar için ilginç gelebilecek taraflarını ayıklıyordum. Sonra da kitaptan tiyatro sahnesine uyarlama kısmında Gökhan çizimler yapıyor, geri dönüşümden maketler, kuklalar tasarlıyordu.

Yaptığımız şeyin adını aslında hâlâ bulabilmiş değilim. Permakültür ya da bahçe öğretmeni deyince eksik oluyor; daha çok "çocuklar için hayat bilgisi öğretmeni" miyiz acaba? Vahide Yılmaz'ı da yalnız "Orman Anaokulu" ya da "Reggio Emillia"* okulu diye tarif edemem; o da Vahide Hanım'ın kültürü, vizyonu, tecrübesi ve çocuk sevgisi ile harmanlanmış özgün bir eğitim sistemi bence. 2025'de Avustralya'nın Permakültür Eğitim Enstitüsü çevrimiçi bir festival düzenledi. Morag Gamble'ın sunduğu bu Uluslararası Yaban* Fikirler Permakültür Festivali'ne 60'ın üzerinde düşünür, vizyoner, uygulayıcı, ilham veren insan katıldı. Hepsi insanları ve gezegeni (her anlamda) besleyecek şekillerde yaşamanın, öğrenmenin, öğretmenin veya tasarlamanın ne anlama geldiğini araştıran insanlardı. İşte misyon, vizyon dediğin budur ve bu anlamlı yolda yoldaş olduğumuz sürece metotlarımız, 
mesleklerimiz, milliyetlerimiz ne olursa olsun "bir"lik içinde, doğru bir şeyler yapıyoruz demektir.


Tersten bulduğum bir başka dersi tamamen okulun ön cephesindeki oyun alanında gördüğüm bir şeyden çıkardım. Yükseltilmiş tarh gibi iki yapı vardı, içlerinde de plastik dikdörtgen leğenler... Ne için kullanıldıklarını bilmiyorum ama bana seyyar bir mutfak tezgâhı gibi göründü. "Bunların içini suyla doldurmalı" diye düşündüm. Sonra ona yetişebilecek bir mesafede basmalı duş başı olan bir hortum buldum. Yemek vaktiydi, hep beraber yemek salonunda gittik. Lezzetli yemekler yedik, mutfağa tabaklarımızı bıraktım ve aşçıyı biberleri yıkarken gördüm. Eve dönerken yeni bir ders icat etmiştim bile.

Ayşe'm, asistan prensesim geldi yine bizimle. Mutluluktan uçuyorum o var diye. Renkli seyyar mutfak lavabolarını yan yana koydum. Onların her iki yanına da bir sepet dolusu sebze meyve koydum. Çocukları iki gruba ayırıp lavaboların önünde iki sıra yaptım. Lavaboların 3-4 m. ilerisine birer kova koydum. Kovaların içine birer sünger... 
Oyun evcilikle başladı... "Mesela akşam yemeği hazırlıyormuşuz ve bu sepetteki şeyleri yemek yapmadan önce iyice yıkamamız gerekiyormuş". Ayşe lavabo musluğu görevi görerek herkesin sırayla bir meyve/sebze yıkaması için ellerine su tuttu. İki grup da sepetlerindeki meyve sebzeleri yıkadıktan sonra, ikinci etabın eğlencesini anlattım: Sırayla herkes süngeri lavaboda birikmiş suyla emdirecek ve karşıdaki kovaya koşup onu sıkacak. "Yarışma" diye isimlendirmedim diye hatırlıyorum ama öyle yapmış da olabilirim (Bunun kendimce anlamını sonra anlatırım). Yarışma dediysem de demediysem de bir şekilde bu parkur çok
eğlenceliydi. Zaten süngere su emdirmek ve onu sıkmak başlı başına bir eğlence; ben hâlâ bunu severim!  

Lavabodaki su bitince oyun da bitmiş oluyor. Tahmin edeceğiniz gibi, amaç birkaç sebze yıkarken bile ne kadar su harcadığımızı bulmak. Lavaboda biriken suyu süngere emdirip karşıdaki kovaya taşımak ise işin kıkırdamalı aksiyon kısmı. Oyun, oyun, oyun... Oyun candır! 

"O suyu ev bitkilerimizi sulamakta ya da tuvalette kullanabiliriz" gibi "kıssadan hisse" kısmını ise asla peşinen vermem. Önce soruların pimini çekerim! Gözler büyür, fikirler fokurdar, hayal fabrikası çalışır! Birinin cevabı öbürünün sorusu olur, o soru elden ele dolaşır, büyür, çeşitlenir ve ben zevkten ölürüm! Masal anlatımlarından sonra VahideM ve diğer öğretmenler de bir soruyla kurarlar muhabbet sofrasını... Çocuklar neler yumurtlar, nasıl tatlı akıl yürütür, sabaha kadar dinlemek istersiniz... Bir kitapta sorgulama sanatını şöyle anlatıyor yazar: "İnsanların cevaplarını ortaya çıkarmaya çalışın, onları bir mantıksal sorudan diğerine yönlendirin ve aradıkları cevaba ulaşana kadar onlara kısmi cevaplar verin. Bu, sorulara asla cevap vermemeniz gerektiği anlamına gelmez. Unutmayın ki cevaplar merakı hızla sona erdirebilir. Bazen cevap, bilgi ya da net talimatlar vermek istersiniz. Ancak, cevapları almak için gerçek ve samimi bir hazırlığı görene kadar beklemeye çalışın. Sorgulama sanatı tohum ekmek gibidir. Kimse verimsiz, kaya gibi sert bir toprağa tohum atmaz. Tohumu ekmeden önce zemini hazırlarsınız."* Anaokulundaki çocuklarla baya iyi kotardığım bu etkileşimi, ergenliğe girmek üzere olan kendi çocuklarımla pek beceremedim! Şimdi ayrıyız ya, daha net ve tatlı-acı ayrımsıyorum.

Vahide Yılmaz'ın ya da daha önce bahsettiğim okulların reklamını yapıyormuş gibi algılandım mı bilemiyorum. Ama böyle olduysa da varsın olsun. Kötülere inat, iyi şeylerin reklamını katmeriyle, katma değeriyle yapmalıyız artık. Ne kadar saklansak da kötü işler, kişiler ve oluşlar bizi sobeliyorlar. İyi işler, kişiler, oluşlar ise sessiz bir film ya da kimse bilmeden açıp, kimse görmeden kapanan gündüz sefası gibiler... Çok canımı sıkıyor bu. John Coltrane'in bir lafı vardır: "Yaptığınız her şeye kendinizi adayın. Ciddi olmak eğlencelidir." Ben de yolumun kesiştiği, yaptığı işe kendini adamış, tüm gezegenin hayrına olan şeyleri yapan insanlardan bahsetmeyi bir borç biliyorum artık...

Gelelim “yarışma” meselesine. Bir Çift Yürek*4 isimli kitap, Morgan Marlo’nun Aborijinlerle yaptığı 4 aylık çöl yürüyüşünden bahsediyordu. Bu yolculukta Amerikalı yazar onların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliğiyle tanışıyor ve biz “batılılardan” farklı olan bir sürü şeyi anlatıyordu. Okuduğumda yeni öğretmendim ve çok etkilenmiştim bu farklardan. Bunlardan biri çölde çocukların oynadığı bir koşma oyunu ile ilgiliydi. Yazar bir yere kadar koşan çocukların “yarış” kafasında olmadığını öğrenince çok şaşırıyordu. “Yarış olmazsa ne zevki var öylece koşmanın?” diye kabile reisine sorunca, reis yarışlarda bir kazanan ve birçok kaybeden olduğunu, oysa bu şekilde bütün çocukların koşmaktan keyif aldığını söylemişti. Bunu okuduktan sonra hazırladığım tüm derslerden “yarışma”ları kaldırmıştım! O gün bugündür de herkes yarışma için can atsa da ben iki kere düşünür oldum, hele hele “kazanana ödül” muhabbetini hiç yapamadım.

“Müzikle Açılan Kapılar” bölümünde bahsettiğim Avustralyalı arkadaş Charlie evimizde kalırken konu bu kitaba geldi ve ben onun içinde yazan şeylerin beni nasıl etkilediğinden bahsettim. Charlie ise hiç beklemediğim bir şey söyledi bana: “O kitapta yazan şeylerin çoğu doğru değil, ya da fazla abartılı. Mesela Aborijinlerin telepatiyle anlaştıkları… Böyle bir şey yok. Onlar normal insan işte; belki birbirlerini o kadar iyi tanıyorlar ki bir iki yüz mimiği ile, fazla sözcük kullanmadan anlaşabiliyorlar. Hepsi bu.” Charlie böyle deyince hayal kırıklığına uğradım ve “Olsun, abartı bile olsa, sonuçta kötü bir şey demiyor yazar, beni iyi yönde etkiledi orada yazanlar.” dedim. Charlie buna da şöyle cevap verdi: “Ama aslında bu onları “asil vahşi” (noble savage) gibi gösteriyor, Onlara gerçekte olmayan üstün nitelikler yüklüyor bu da pozitif bir ırkçılık sayılabilir”. Çok şaşırdım! Benim için çok yeni terimler, yeni bakış açılarıydı bunlar! Irkçılığın pozitifi mi olurdu? Eve gelince bunu biraz araştırdım. Pozitif ya da romantik ırkçılık, belirli bir etnik ya da kültürel gruba gerçekte var olmayan, genellenmiş ve abartılı olumlu özellikler yükleyerek onları özcü ve egzotikleşmiş bir kategori hâline getirme eğilimiymiş.

Bu yeni öğrendiğim olgu ile çocuklar ve eğitim üzerinden bir bağlantı kurdum. Bir çocuğu gereğinden fazla övmek, yaptığı yaşına ve becerisine göre normal olan şeyleri çok muazzam bir başarı gibi lanse etmek de benzer bilişsel bir mekanizma gibi geldi. Çocuklara bir faydası olmadığı gibi ‘iyi niyetli bir indirgeme’ oluyor ki bu, kitabın yazarının bilerek ya da bilmeyerek yaptığı romantik ırkçılıkla ortak bir mekanizma gibi duruyor. Her neyse…

 

………………………..

 

Vahide Hanım Anaokulu’nda müzik-sanat ve permakültürlü hayat bilgisi derslerimiz bir mutlu sene boyunca sürdü. Her gelişimizde AyşeCan ile Gebze’nin sahil bölgesindeki Eskihisar’a indik, balık ekmek yiyerek deniz kenarında uzun yürüyüşler yaptık. Üzerinde Feribot İskelesi, Eskihisar Kalesi, balık restoranları, kafeler, çocuk oyun alanları olan o yürüyüş yolunu çok sevdik.Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli meşhur tablonun ressamı Osman Hamdi Bey’in evi ve müzesi de sahildeymiş. Onu da gezdik.

 

Keşke bu tatlı rüya biraz daha uzun sürebilseydi, ama pandemi denen o sentetik, sevimsiz süreçte mecburen evlerimize kapanınca VahideM’le de ayrı düştük. Üç beş gün sürer sandığımız ev tipi tutsaklık gereğinden fazla uzayınca Marmaris’e göç ettik ve aramıza daha da çok kilometre girdi. Ama VahideM’le yıllar sonra bir gün ormanın az geçilmiş bir patikasında* yine karşılaşacağız ve ne projeler yapsak diye ateş başına oturacağız! Ben ukuleleme davranacağım, o akordeonunu açacak... Güzel bir düet yazılacak! 



*1 Film: The Son of a Thousand Man

*2 The Nature Conservancy (ABD), World Land Trust (İngiltere), Rewilding Europe, Rainforest Trust, EarthTrust vb

*3 Coyote's Guide to Connecting with Nature (Young ve ark., 2010, s. 95)

*4 Morgan, Marlo. Bir Çift Yürek, 1990, Dharma Yayınları

*5 Robert Frost, The Road Not Taken





16 Kasım 2025 Pazar

18. Küçük Orman Anaokulu


Bahçesinde, avlusunda, yemekhanesinde, öğretmen çemberinde çok huzurlu hissettiğim bir okuldur Küçük Orman. Hayatımda hiç anlaşamadığım çocuk olmadı ama buradaki çocuklarla bir başka bağ oluştu aramda. Dersleri bir başka seviyorlardı, bir başka sarılıyorlardı boynuma. Belki hem bahçe hem müzik öğretmeni olduğum içindir. Belki en tecrübeli dönemim olduğu içindir. Ya da Gökhan'ın varlığı ile daha bir ışıldıyorumdur, daha yaratıcı, daha dinamiğimdir, bilmiyorum... Onları çok özlüyorum...

Pazartesi günleri, müzikle başlıyordu; ki muhteşem fikirdi bence. Müzik kadar kanı fokurdatan, hep beraber yapıldığında mutluluk veren bir şey var mı? Tüm çocuklar ve öğretmenler çatı katındaki gösteri salonunda toplanıyordu, biz de Gökhan'la onlara canlı müzik yapıyorduk. Türkçe, yabancı her telden çalıyorduk; hem çocuk şarkısı, hem türkü hem caz, ne biliyorsak... Öğretmenlerin eskizini yaptığı bir Küçük Orman şiiri vardı, onu biraz toparlayıp okulun şarkısı haline getirmiştim. Çok kısa ve basitti ama haftanın ilk gününün ilk saatinde bu parçayla konsere başladığımızda tüylerimiz hemen havalanıyordu çünkü tüm çocuklar bir ağızdan şarkıyı coşkuyla söylüyorlardı! Ünlü bir besteci olup şarkının bir stat dolusu insan tarafından kalpten söylenmesi hissine biz ancak bu kadar yaklaşabildik ama bize yetti! Birisi bir gün kısa bir video çekmiş; izlemek isterseniz: barkod... 

KÜÇÜK ORMAN

Geldik Küçük Ormana
Günaydın tüm ağaçlara
Hayvanlara ve toprağa
Günaydın, günaydın herkese...

Ormanda esen rüzgâra
Günaydın yağan yağmura
Çiçeklere, böceklere
Günaydın, günaydın herkese




Küçük Orman'a bahçe dersim için geldiğimde, "yaptıracağım şeye bayılacaklar şimdi" diye eteklerim zil çalardı, mum üflemeye sabırsızlanan çocuk gibi yanıma gelip oturmalarını beklerdim. Keşke neler yaptırdığımı, ders ders, hafta hafta not edebilseydim, ama işte o "plan, program, rapor" meselesi... Hiç "ben" değil bunlar! "10 ders daha vereyim ama bana günlük rapor, aylık plan demesinler" hissi, angarya kapsamında karnımı ağrıtan bürokrasi! Hayır yapsam da zaten hiç uymuyordum ki! Akışta, açık denizde kuzeyi hedeflemişken güney sahillerinde bulabiliyordum kendimi (ve çocukları).

Aslında arka büroda, yaratım mutfağında çalışmayı daha çok istemişimdir hep... Öğretmenler bana gelip "maydonozun faydaları ile ilgili bir ders" talebinde bulunsalardı, ben de onlara bilişsel, işitsel, sanatsal, interaktif, sinematografik, bir çok tabanda maydonoz dersi yaratsaydım. Hep bunu hayal ettim; bunun değerini bilecek ve buna ihtiyacı olan birileriyle çalışmayı... Boğaziçi'nden mezun olunca bir özel okulda ingilizce öğretmenliğine başladım... Kitabı
zevksiz, yetersiz buluyor, m
esai sonrası Bauhaus'tan ve 1 TL'cilerden çıkmıyordum; borular, süngerler, ahşap halkalar, mıknatıslar filan alıyor, evde bunlarla antin kuntin oyunlar uyduruyordum. Bölüm başkanına şöyle dedim bir gün, elimdeki bir çanta dolusu oyunlaştırılmış malzemeyi göstererek: "Bana bir oda gösterin. Orada raflar, çekmeceler olsun. Ben anaokulunun İngilizce dersi müfredatının tüm konuları için
ekstra oyun, etkinlik tasarlayıp o odaya koyayım. İsteyen öğretmen gelip, kütüphaneden kitap alır gibi onu alsın, dersinde kullansın sonra yerine koysun. Güzel olmaz mı?" Bunu birinden istesen "başka işin mi yok?" deyip sıvışacağı bir şeyi ben saf bir hevesle teklif etmiştim ve bu teklif, "oda olmadığı" için kabul edilmedi. Hayır maaşıma zam istesem, ret sebebinde bir mantık bulunurdu ama daha
öğretmenliğin çiçeği burnunda ilk yılındayım... Kocaman işler yapıp çocuklara faydalı olmak isteğiyle yanıyorum! 

Neyse, geçti artık... 15 yıldır, binlerce çocukla yolum kesişti, birbirimize çok güzel duygular yaşattık, bilgiler takas ettik... Kafamdaki Cirque de Solei*2 devam ediyor ama artık sadece AyşeCan ve münferit başvurular için koreografi yapıyorum.... 

Canım Küçük Orman'a geri döneyim... Filiz, okulun kurucusu, müdürü, değerli eğitimci arkadaşım beni çözmüştü. Bir gün yanıma gelip "Ebru, bir şey diyeceğim. Sen rapor yazma! Sen bunu yapmayı hiç sevmiyorsun, farkındayım. Ama öyle güzel dersler yapıyorsun ve dersini doğaçlama öyle güzel götürüyorsun ki, aynen bu şekilde devam et sen!" dedi. O an boynuna sarılıp ağlayabilirdim! Hepimizde var bir çatlaklık, önemli olan tartıda dengeyi bulmak ve Filiz o dengeleri çok iyi buluyordu.

Okula Levent Kırca'nın Cevat Kelle karakteri gibi gidiyordum. Bir şeyler anlatmak, daha doğrusu etkileyici anlatabilmek konusunda büyük heyecan duyduğum için saatler süren bir ön hazırlık yapmaya ve bir bagaj dolusu eşya taşımaya hiç üşenmiyordum. Eşyamız çok oluyordu çünkü Gökhan'la evde başlattığımız "permakültür-müzik-sanat el ele" muhabbetini Küçük Orman'ın müfredatına ve tatlı bıdıklarına uyarlamıştık. Biz artık ayrılmaz bir ekip olmuştuk! Sanat ve müzik öyle güzel birleşiyordu ki bahçede, "doğadan" bir meseleyi anlatırken, hepimiz yükseliyorduk... 

Sanat, çocukların dünyayı sezgisel ve yaratıcı bir biçimde anlamasını sağlıyor. Yalnızca teknik beceriyi değil, soyut düşünme ve yorumlama becerilerini de geliştiriyor, detay farkındalığını artırıyor,*3 
Sanat üstelik öyle bir araç, bir kavşak ki "disiplinler arası düşünme becerisini de güçlendiriyor."4 Görsel sanatlar ve müzik eğitimi alan çocukların okuma, yazma ve matematik skorlarının yükseldiği"*5 görülüyor. Bir araştırmada farklı okullardan 350 adet 5. sınıf öğrencisi iki gruba ayrılıyor. İki grup da aynı fen dersini alıyor fakat ilk grup sanatla bütünleştirilmiş olarak, ikincisi ise geleneksel metotlarla dersi öğreniyorlar. Sonuçta sanat temelli dersler alan çocuklarda anlama, hatırlama ve odaklanma düzeyi belirgin şekilde artıyor*6 

Keşke görsel, işitsel sanatlar, performans sanatları ve yeni medya sanatları tüm okullarda, her seviyede olsaydı... Keşke öğretilseler ve/veya başka derslerde kullanılsalardı... Ama bunu ümit etmek için ben bile pembe gözlüklerimi bulamıyorum artık. Keşke'lere daldık
mı bir kahve içiyoruz, ânımıza bağlanıyoruz ânında Gökhan'la. 


Hem Küçük Orman'ın duvarlarına, hem de bizim dersimizin eğitsel materyallerine o hayranı olduğum büyülü dünyasını sızdırdı Gökhan... Duvarlarda hayvan karakterler, lezzetli sebzeler peydahlandı. Kuklalar, etiketler, saksılar her şey masalsılaştı... 

Biraz Küçük Orman'ın ilk günlerine döneyim; çünkü en anlamlı şeylerden biri benim için, bu okulun "dönüşüm" aşamasında ekibe katılmış olmamdı. "Plastik" bahçesi ve başka ismi olan bir anaokulu,

tepeden tırnağa doğala dönecek, "orman pedagojisi" uygulayacak ve ismi "Küçük Orman Anaokulu" olacaktı. Her şey, yine çok yeniydi benim için; permakültür tecrübeme bir de "orman pedagojisi" diye yeni dalga bir öğreti ekleniyordu. Çocukların eğitim süreçlerini doğayla iç içe geçirerek onların gelişimini destekleyen bir pedagojik yaklaşımdı bu ve onun hakkında daha çok şey öğrenmek istediğimde karşıma sevgili Gaye Amus çıktı. "Orman pedagojisi", "Orman Anaokulu", "Sınıf Dışı Eğitim", "Çocuklarla permakültür" deyince akla Gaye gelir. *7 Kitaplarından çok faydalanmışımdır Küçük Orman'da. Kendisi birikimi muazzam bir erken çocukluk eğitim uzmanı, çevre eğitmeni ve danışmanı. Pek çok kuzey ülkesinin orman okullarını gözlemlemiş, eğitimlerine
katılmış ve Finlandiya'nın da ilk çevre okulundan eğitmen olarak mezun olmuş. Misyonu, doğada eğitimin, pedagojik temellerle, doğaya zarar vermeden yayılmasını sağlamak. Gaye'nin ebeveynler ve eğitmenler için verdiği kurslardan birine ben de katıldım. Orman içinde yaptığımız bir etkinlik vardı ki bence anlatmak istediği şeyi çok iyi anlatıyordu; onu Küçük Orman'da çocuklarla da yaptırdım. Çember oluyorsun, herkesin eline bir resim veriliyor. Çeşitli hayvanlar, insanlar, bitkiler, yapılar var üzerlerinde. Oyun bir kişiden başlıyor. Mesela sen uğur böceğisin. Diyorsun ki "Ben bitleri yiyorum". O zaman Gaye, ucunu uğurböceğine
verdiği
 bir yumak ipi, bite bağlıyor. Sıra bitte. Bit diyor ki: "Bana çiçek lazım". İp yumağı çiçeğe paslanıyor ve bu şekilde çemberdeki insanlar arasında resmen bir örümcek ağı örülüyor. İlişkiler ağı gözünün önünde, görsel olarak inşa ediliyor ve o kadar iyi anlıyorsun ki o ip bir noktadan kesilince nasıl tüm ilişkilerin de birbirleriyle olan bağlarının koptuğuna... Başta eğleniyorsun, ve ip kesilince hüzünleniyorsun bile! Enerjine, emellerine ve emeklerine sağlık Gaye öğretmenim...

Küçük Orman'ın bahçesini kaplayan yeşil suni çim halı kaldırılıp altından mis gibi bir toprak çıktığında oradaydım; bu tarihi olaya şahit oldum! Çok tatminkâr hissettirdi; terleten kalın sentetik bir paltoyu üstümden çıkarıp atmışım da "Oh be!" çekmişim gibi... Sonra çayımı aldım, dolandım toprakta ileri geri, bir ağacın altına oturdum... Matisse oldum, "Çiçeklerim olmalı her zaman ve de her zaman..." dedim. Papatyaları, lavantaları, yaseminleri gördüm sanki... Çok kısa bir süre sonra burası cennetten bir köşe olacak diye tüm çocuklar, buralı büyükler, arılar, kelebekler adına gülümsedim... 

Bir proje kurguladım, elbette bütünün hayrına... Tavuklar, tavşanlar ve koca tosbağa; okula girer girmez varlıklarıyla insanın içini ısıtan bu dostları günlerce çalıştım, ihtiyaçlarını öğrendim, ve onlar için ne parkurlar tasarladım! 

Hareket edemeyen tavuklar içimi parçalar. İlk iş, çocuklar bahçedeyken bile onların keyfe keder yürüyebilmeleri için duvar boyunca ama yukarıdan gidecekleri tel-tüneller düşündüm. Çocukların kaydırak platformu ile tavuk kümesini, kimsenin birbirini rahatsız edemeyeceği (ama) tek bir yapıda birleştirdim (tabi "gürültü patırtının"
yumurtlama ve kuluçkaya yatma üzerindeki etkisini araştırmak için vakit yoktu!). Tavşanların kulübesini, 
çocukların yürüyeceği patikanın altından geçen bir PVC boru tünel hattıyla açık hava tavşan bahçesine bağladım, kaplumbağaya çok işlevli bir habitat çizdim. Tavşan kafesi altına solucanların evini yerleştirdim; hem yerden tasarruf edilecek hem de tavşan kakası direk solucan kompostu mahalline gidecekti ki solucanlar bunu memnuniyetle karşılayacaktı. Binanın bahçeye açılan alt katındaki tuvaleti, onun duvarının hemen dışındaki bahçe lavabosuyla sözledim. Artık rezervuar mutlu mesut gri su kullanacaktı. Falan filan; çok fazla jan jan, tantana vardı
projemde yine, çok fazla masal, lunapark... Alıştım boşuna heveslenmeye, ama
 "bundan sonra ancak kendi evim için proje yapacağım" diye bir karar da almama yaradı bu; kelepir, uçuk bir sürü fikir birikmişti cepte nasıl olsa! 

Mimar olmayı çok isterdim ve olsaydım Gaudi* gibi olurdum sanırım.  Apartmandaki hiçbir dairenin, dairedeki hiçbir odanın, odadaki hiçbir pencerenin birbiriyle aynı olmadığı ve de sürdürülebilir bir yaşama kalibre edilmiş yuvalar tasarlardım. Simetri ve düzen seven müşteriler koşarak kaçardı herhalde ev bakmaya gelince. TESLA hap gibi evler çıkarmış, güneş enerjili, yağmur suyunu içme suyuna çeviren vs... Hoşuma gitti, imrendim önce, sonra birden sinir oldum. Birisi şöyle bir şey demişti: "Kuş beyinli dediğimiz hayvan bile en mükemmel şekilde evini inşa eder, içine girer oturur. Biz, dünyadaki en zeki varlıklar, yaşamımız boyunca bir evimiz olsun diye çabalar, belki de ona sahip olmadan ölürüz". Ne kadar doğru ve saçma bir şey! İçimde asi bir kadın grevde, pankart sallıyor: "Kendi evimizi kendimiz yapmalıyız!"

Küçük Orman ekibi ile beraber bahçeyi, çocukların maceralara dalacağı, keşifler yapacağı, grupça ya da inzivada oturabileceği alanlara sahip harika bir parka dönüştürdük. Kum, su, çiçek havuzu vardı. Kayacakları, tırmanacakları, kazacakları, denge çalışacakları yerler, kök gözlem ünitesi, böcek oteli, çamur mutfağı gibi üniteler mevcuttu. Yanda gördüğünüz Böcek Oteli'nin resepsiyonunda fazla kalamadım ama otel müşterileri ekim dikim alanında ve diktiğim yüzlerce fidenin etraflarında bol bol görüldü, Küçük Orman entomologları*8 da üzerlerinde çalıştı. Dünyada keşfedilen 350 bin böcekten*9 sadece 5'i bile otelimize check-in yapmışsa ne mutlu, ne ayrıcalıklı bize... 


Elimde resimleri kalmış ve keyifli geçmiş birkaç ders var. Okulda ya da evde kullanabilmeniz için onları paylaşmak isterim.

1) Yağmur suyu hasatı 
Amaç yağmur suyunun faydalarını ve onu nerelerde kullanabileceğimizi anlatmak, tartışma ve fikir üretme ortamı yaratmak. (Rapor yazar gibi hissettim kendimi; birden sıkıldım(!) Ama kitap aşkına size bu özeti yapacağım!) Herhangi bir kutuyu eve çeviriyoruz istediğiniz herhangi metotla. Tepesine yağmur deposu niyetine bir kap konduruyoruz. Evin yanına bir kap daha... Depodan suyu aşağıdaki depoya indirmek için bir pipet. Evin ev olabilmesi ve konunun anlatılabilmesi için birkaç bebek, araba, bisiklet, kaykay, masa, hayvanlar ve bir bahçe veya ağacı sembolize eden bir şeyler... Çatıya su damlamaması için plastik bir koruma, tepsi vb.
 
Çocuklarla yağmurla ilgili bir açış konuşması yaptıktan sonra, bir çocuğu çağırıyor ve evin tepesindeki depoya su dökmesini söylüyorsunuz. İçinde su olan bu pet şişenin üstüne kartondan bir bulut yapıştırmıştım ki su dökülürken "yağmur yağıyor" havası olsun diye. Çocuk suyu dökerken, pipetten aşağı depoya dolan suyun sesi de duyuluyor... Top sizde, mizansen sizde! O suyla Zeynep'in, onun annesinin, babasının nasıl da arabalarını, bahçedeki mobilyaları yıkadığını, o suyla bahçeyi yağmursuz bir günde nasıl suladıklarını, evcilik tadında ve en Oscar'lık oyunculuğunuzla anlatıyorsunuz. Bundan sonra eğer "Şimdi kim yağmur yağdırmak, kim hikayeyi anlatmak ister?" diye sorarsanız, en az yarım saat çılgın bir kalabalık bu tiyatroyu canlandırmak için gönüllü olacak ve çok komik şekillerde bebekleri konuşturacaktır. 

Unutmayın, "Donanım ne kadar basitse, onu kullanmak o kadar fazla beceri gerektirir ve kişi başarısından o kadar da çok zevk alır.*10" Yani hep basit düşünün. Amaç bir Hollywood seti yapmak değil. Bulabildiğiniz en komik, en dandik, en ekonomik yöntemleri bulun. En önemlisi mesajınız, içtenliğiniz ve çocukları diyaloğa çekmeniz...

2) Buğdaydan Ekmeğe

Amaç 
buğdayı ve başağını tanımak, onun nasıl soframıza ekmek olarak geldiğini görsel bir mizansenle anlatmak. Genişçe bir masaya sırayla şunları dizelim: Bir kap kabuklu buğday, değirmen maketi (onun arkasında iki yassı büyük taş ya da kaya parçası), bir kap kabuksuz (aşurelik) buğday, bir kap kepekli ya da tam buğday un, bir kap beyaz un ve ekmek. 
Önce siz okuyun buğdayın hikayesini evde; eminim benim gibi şaşırıp kalırsınız ne kadar uzun bir süreç olduğuna, ne kadar meşakkatli bir şey olduğuna. Ve "Nasıl ektiğimizi hatırlıyor musunuz?"  diyerek hikaye başlıyor. Dekoru sırayla dizdiğiniz zaman zaten hikaye kendisini devam ettiriyor; ruhunu vererek anlatın, sırayla her kabın içeriğini elletin, farkını sorun. Başaklar sarardığında, nasıl başakla sapın birbirinden ayrıldığını, sapların saman, başakların un olmak üzere
değirmene gittiğini anlatın. Bir başağı elden ele geçirin. Değirmene giren buğdayın nasıl öğütüldüğünü iki taşın arasında buğday tanelerini ezerek gösterin. Çocukların yaş durumuna göre beyaz un-tam un ayrımına girin, ekmeğin nasıl yapıldığını anlatın. Hem beyaz hem tam buğday ekmek bulundurun ki farkı görsünler. Elbette herkese bir lokma ekmek ikram edilmeli sonra! Çiftçiden bahsedin.. "Biz ekmeği fırından alıyoruz; onu fırıncı yapıyor ama un olmasaydı yapamazdı ve çiftçiler olmasaydı un da olamazdı. Çiftçiler buğdayı ektikten şu ekmeği yediğimiz zamana kadar geçen süre neredeyse 8 ay! Bu çok uzun! Bu çok zor bir iş! O yüzden ekmek yerken hep bunu hatırlayalım, yiyeceğimiz kadardan fazlasını almayalım, artanları da çöpe atmak yerine yumurtalı ekmek yapabiliriz" gibi bir şeyler söyleyebiliriz.

Bu masadan sonra sanat masasına geçebiliriz. Toprak ve gökyüzü olarak ikiye ayırdığınız ve maviye, kahverengi boyadığınız bir duarlite boyanmış başak baskısı yapıyoruz. Herkes başağı boyuyor ve bir baskı yapıyor resime, toprak kısma. Bir ev, bir ağaç, bir patika kondurun bir yerlere, birkaç kuş... Eğer iki sınıfınız varsa ikinci duralite baskı alın. Her iki duralit yan yana asıldığında ufuk çizgileri aynı seviyede olmalı. Ve büyük olasılıkla çok şirin bir başak tarlası tablonuz olacak.

"Hiçbir şey bir anda olmuyor. Neden siz de bir yerden başlamıyorsunuz? Üretmeyen bir toplum başkalarına muhtaçtır." demişti Erol Demircan*11, Marmaris'in Taşlıca köyünde atalık buğday eken, zehirsiz gıda üreten çok değerli insan. Bir şeyler ekelim hadi; tarlamız yoksa bahçede, bahçemiz yoksa balkonda, balkon yoksa saksıda... Bir yerden başlayalım...

3) Sebze ve çiçek kardeşliği

Marmaris'te bir bahçe var, biraz tarlaya kaçıyor gerçi. Yaz kış sebze yetiştiriyorlar, bunu zaten herkes yapıyor ama orayı muhteşem yapan şey sebzelerin etrafından, arasından, her yerden çiçeklerin fışkırması...Görüntü muhteşem! Bilerek mi yapıyorlar yoksa sadece o yaşlı teyze çiçekleri çok sevdiği için mi bilmiyorum ama çok doğru bir şey oluyor. Çiçekler, sebzelerinizin tozlaşmasına yardımcı olmak için bahçenize faydalı böcekleri çekiyor. Ayrıca kimilerinin kokusu sebzelere gelen zararlılara itici geliyor. Bir de ekosistemin kanunları işlemeye başlıyor hani; birbirlerini yiyorlar ve her şey yolunda gidiyor. 

O sıralarda sebze ektiğimiz mini bahçemize menekşeler getirmiştim, hep beraber ekmiştik. Ve neden bunu yaptığımızı bir canlandırmayla çocuklara anlatma fikri geldi aklıma. Renkli A4 boy kartonların her birine üstten 2 delik açıp ip geçirerek çocukların boynuna geçirilebilir hale getirdim. Karton üzerlerine
resimler çizdi Gökhan. Elimde bir sebze, bir böcek, bir uğurböceği, bir arı ve bir sürü de çiçek kartonu oldu, yani bir nevi yaka kartı yapmış oldum, tabi ne kadar büyük o kadar etkileyici oluyor. Sonra yine top sizde, ister siz ister bir çocuk sebze olsun. Biz domates çizmiştik, ve onu canım öğretmen arkadaşım Yasemin oynamıştı. Domates bahçenin
ortasında, tek başına dururken, domatesi çok seven bir böcek de onu görünce dayanamıyor ve yanına gidip onu ham ham yemeye başlıyor (Anaokulu öğretmeni olduğum için bu nidalar otomatikman çıkıyor!) 
"Gördünüz mü? Ama eğer domatesin etrafında çiçekler olsaydı, bakalım böceğimiz domatesi o kadar kolay yiyebilecek miydi?" Hoop, domatesin etrafı çiçek çocuklarla bezeniyor ve işte böcek domatese yaklaşmaya çalışırken çıkan kıkırdamalar, haylazlıklar, işin kovalamacaya dönmesi ve çığırından çıkması... Heh heh, yani bu da işin tuzu biberi.. Önemli olan akıllarında bir şey kalması! 

Dikkat etmemiz gereken bir nüans, domatesi yiyen böceği "kötü" karakter gibi lanse etmemek. O tatlı bir böcek işte, sadece domatesi çok seviyor!

Hannah Moloney diye çok tatlı bir permakültür eğitmeni var, kocaman kocaman gülümsüyor hep. Onun, Avustralya'daki bahçesinde sebzelerle karışık yetiştirdiği çiçekleri sepetine toplayıp evde bir çiçek salatası yapışı var, seyretmeniz lazım.*12 Hodan, aynısefa, bakla çiçeği, yaban hardalı, menekşe, latin çiçeği ve ananas adaçayından oluşan o rengarenk salata o kadar lezzetli mi yoksa rol mü yapıyor insan merak ediyor ve de ham ham yemek istiyor!! 

3) Taze hasat ve anında yemek!

Bu bir etkinlik tarifi değil, daha çok her hasatın anında yemekle sonuçlanması üzerine bir tavsiye. Bir 
sebze ya da meyvenin içindeki bitkisel besin ve antioksidanlar, dalından koparıldıktan hemen sonra yok olmaya başlar. Marketten aldığımız bir sebzenin yeni toplanmış ile aynı lezzette olmamasının sebebi budur. *13 Okullarda çocuklara hep bir şeyler ekmeyi, yetiştirmeyi öğrettim ama genellikle hasat vakti hep yaza denk geliyor ve çocuklar ekimin sonuçlarını göremiyordu. Küçük Orman'da bir şekilde hem kışın hem yaz başında hasatı yakalayabildik. Bu noktada, o kopardığımız şeylerin amacının hemen yenmek ve gani gani çocuklara yaraması olduğunu düşündüm ve örneğin lahana, pazı gibi pişirerek yemeye alışık olduğumuz şeyleri çiğ ve anında tüketmenin yollarını aradım. O aralar elime yeni geçmiş bir kitap*14 vardı ve evde sürekli o hiç beklenmedik derecede lezzetli olan çiğ sebze yemeklerini yapıyordum. İşte o kitaptan birkaç tarifi kullanarak, onları hazırlamak için gerekli olan tüm malzemeleri, hijyeni nasıl sağlayacağımın detayını da iyice düşünerek okula
götürdüm. Bunlardan en başarılısı pazı dürüm idi. Pazıyı birkaç çocukla beraber kopardıktan sonra yapraklarını kaynar suya batırıp çıkardım, yumuşayan pazıları masaya yatırıp içine humus sardım. Sushi gibi dilimlere bölüp herkese tattırdım. Humus sevmeyen olabilir diye, haşlanmış havuç dilimleri filan getirdim ki illa yedireyim diye. Sanırım köri de bayağı yakışıyordu bu kombinasyona. Deli deli işler. Ama yorulduğunuza değen bir mutluluk ve tatmin hasıl oluyor ki, böyle şeyler yapma isteğin hiç bitmiyor. 


4) Yağmurda sanat

Bu bir pinterest fikriydi ama çok güzel sonuç verdiği için paylaşmak ve tavsiye etmek isterim. Genelde yağmurlu günlerde dışarıda etkinlik yapmamaya meyilli oluyoruz ya, bu sanat çalışması şeytanın bacağını kırmak için bire bir. Tercihen resim kağıdından daha kalın ve dokulu suluboya kağıtlarının üzerine her çocuk istediği gibi iki boyayı sıkıyor. İstediği gibi derken, çocuklara farklı üç ana renk kombin seçeneği sunmuştu Gökhan: m
avi-sarı, sarı-kırmızı, mavi-kırmızı. Bu kombinlere değen yağmur damlaları boyaları birbiriyle karıştırınca çok güzel soyut resimler ortaya çıktı. Hem de hangi renkler birleşince hangi rengin ortaya çıktığı konusu konuşulmuş oldu. 

5) Erozyon

İsim çok önemli değil, bu canlandırmanın amacı, ağaçların ya da bitkilerin toprak altındaki köklerinin suyu içeri çektiklerini anlatmak, göstermek. 

Bu fikri ben mi buldum pinterestte mi gördüm emin değilim, hafızam karman çorman. Ama muhtemelen kendimce uyarlamışımdır. Zaten çok da önemli değil. Sevdiğim yazar Austin Kleon der ki: "Her yeni fikir, daha önceki bir veya birden fazla fikrin aynı potada eritilmesi ya da karışımıdır."*15

2 genişçe plastik kutu buldum, aynı boyutlarda ve derinlikleri birer karış. İkisine de toprak doldurdum. Birine buğday ektim. Buğdaylar çimleri büyüdü ve plastik kabın üzerini çim halı gibi kapladı. İki kabı da bir yere eğim vererek yasladım. Ekim yapılmamış kaptaki toprağın aşağı kaymaması için çok kumlu bir toprak olmaması lazım. Kapların yere değdiği yere birtakım oyuncaklar koydum, birer köyü temsil etmeleri için. Bu oyuncaklar traktör, insanlar, legodan evler, hayvanlar vb olabilir. Ders için çocuklar etrafıma dizildiğinde birer çocuğu iki kabın başına koyup, ellerine birer maşrapa verip suyu yavaş yavaş kabın içindeki toprağa yukarıdan doğru akıtmalarını istedim. Bir süre sonra boş topraklı kaptan akan su çamur olarak aşağı akarken ve önündeki yerleşkeleri çamur içinde bırakırken, çimli topraktan hiç su aşağı inmedi. Gerçekten bu canlandırmanın büyüsünü çocukların gözünde gördüm! Sihir gibi bir şeydi! Su adeta buğday çimli kabın içinde kaybolmuştu! Aşağıdaki köye bir damla su ya da toprak inmemişti. 

Sonra seyyar tahtamıza bir de toprağın kesitini çizdim. Yukarıdan inen yağmurun, bitkilerin köklerine doğru nasıl emildiğini ve aşağı emildiğini bir de öyle gördüler. Ne güzel, diye düşündüm. Keşke erozyon bize de, AyşeCan'a da böyle anlatılsaydı ilkokulda, dedim. Çocuklara çevre bilgisi, bilinci aşılayacağız diye o kadar soyut, o kadar "uzaklarda" bir şeylerden bahsediliyor ki muhtemelen o yüzden hiç içselleşmiyor bunlar. Bir sürü problemden, kapıda pusu kurmuş felaketten ve krizden bahsedip zaten doğayla yeteri kadar gerçek ilişki kuramamış çocukları iyice geriyorlar. "Ekofobiyi Aşmak"*16 isimli bir kitap var, tam da bunu anlatıyor. 

Yeşillikli ve çıplak toprak kaplarla anlattığım erozyonu bir sonraki hafta Küçük Orman'ın eğimli yan bahçesinde teraslama yaparak, çocuklarla çiçekler, bitkiler dikerek yeniden gösterdim. Düşünceler o kadar soyut ki daha, bu şekilde eller sahada, gözler deneyde, tatlı tatlı anlamlanıyor bilgiler. 

Marmaris İçmeler'deki korkunç yangından bir sezon sonra, korkunç bir sel oldu İçmeler mevkinde. Çünkü yanan tüm orman el birliği ile dımdızlak edilmişti. Bahar yağmurlarını toprakta tutacak hiçbir şey kalmamıştı. Çamurlu orman toprağı olduğu gibi köye indi, oradan kanallara, oradan denize... Herkes sefil oldu, deniz kahverengi...  O günlerde, bu dersim aklıma geldi. Tepesine çamur inen köy bizdik işte. Nasıl oldu da oldu? Neden o yanmış ağaçlar hemen kesildi, söküldü, neden beklenmedi, tarafımdan asla anlaşılamamış bir muamma olarak kalacak. 



Küçük Orman'da Dünya Müzikleri

Küçük Orman'da çok özgün bir şeyler oldu! Buna nail olduğum, bunu yaratan olmaya fırsat verildiğim daha doğrusu zorlandığım için çok müteşekkirim! Şöyle ki, müzik öğretmeni ayrılmıştı. Filiz ve (eski) eşi Zafer Bey bana müzik öğretmenliğini teklif ettiler. Onlara müziği çok sevdiğimi, piyano ve ukulele çaldığımı, şarkı söylediğimi ama daha önce hiç müzik öğretmediğimi söyledim ve açıkçası çok korktum. Başta hep korkarım ben zaten. İçimden bir his önce hemen "yapamazsın!" der. İçimdeki öbür azıcık yırtık ben hemen saç saça baş başa girer bunla. Artık kim kazanırsa onun dediği olur. Bu sefer, Filiz ve Zafer Bey'in dediği oldu, iyi ki de. 

Müzik öğretmek fikrine bir türlü ısınamadığım için müzik dinletmek fikrine kaydım. Dedim ki tüm müzik türlerine âşinayım ve hepsini çok seviyorum, o zaman çocuklara dünyadan müzikler çalayım ve onların kulaklarına değişik armoniler, ritmiler kaçırayım. Amerika'da mastır yaparken "Worlds of Music" diye bir seçmeli ders almış ve zevkten uçmuştum. Kızılderililerden tut, blues'un çıkışına, Balkan müziklerinden Çin müziğine kadar her şey vardı, kısa kısa dinletiyor, anlatıyordu hoca. Buna benzer bir şey yapmaya karar verdim ve dersimin ismini "Dünya Müzikleri" koydum.

Bu ders, bahçe dersimden de daha çok sevildi. Daha ilk buluşmamızdan itibaren çocuklar koşarak ve heves içinde sınıfa dalmaya başladılar. Ne anlatacağımı, dinleteceğimi merak ediyorlardı. Ve ilk dersten sonra ben de coştum. Sadece müzikleri dinletmekle kalmayıp, o müziğin geldiği ülkenin kültürüne de girdim. Bu sefer resimler bastırmaya, videolar bulmaya ya da yapmaya, kıyafetler, objeler getirmeye başladım. Yok yoktu derslerde; dans, resim, tiyatro, enstrüman tanıtımı ve çalımı, yüz boyama, muhabbet, sürpriz konuklar, cep telefonu ile sanatçıya canlı bağlanmalar... Keşke benim Ayşem ve Canım da girebilseydi o derslere, tek eksiğim onlardı. 

Şu ülkelerden şarkılar seçtim: İngiltere, Amerika, Türkiye, Kızılderililer, Küba, İspanya, İtalya, Hollanda, Japonya, Cezayir, Rusya, Tibet, Avusturya, Avustralya, Arjantin. Şu türlerden bahsettim: Caz, vals, tango, flamenko, Türk Müziği, Klasik Müzik, reggae. Ve pandemi patladı... Sonra evden 10 ülke ve müziği daha yolladım, her hafta bir tane... Gökhan'la belki de daha çok çalıştık dersleri video olarak yapmak için. Çocuklara bakarak, onlarla etkileşime girerek ders anlatmak başka, çok uzun olmaması gereken bir video içinde anlatmak istediğin her şeyi, sıkmayacak ve akıcı bir formatta kotarmak başka. Ama Allah'tan video yapmak kısır yapmaktan daha kolay geliyordu bana, Adobe Premier bilgim sağ olsun. Toplam 29 şarkı ile bu efsane ders bitmiş oldu. Zaten sonra da Marmaris'e taşındık. 

Bu ders, Küçük Orman'da sadece 5-6 yaş grubu olan tek bir sınıf için yapıldı. Aslında şanslıydım çünkü tekrarları hiç sevmem. O ruh, o mizansen, heyecan bir kere yakalanıyor ve  o ders o enerjiyle geçiyordu. Arkadan bir sınıf daha gelse, yorgun Ebru, aynı enerjiyi bulamayacaktı. Ama burada tek üzüldüğüm husus bu kadar emeğin sonucunda sadece 15 çocuğa ulaşılmış olmasıydı. 

Buradan, sınıfta yaptırdığım ve de evde Gökhan'la hazırladığımız Dünya Müzikleri derslerimizi herkesle paylaşmak istiyorum. İnşallah kullanan olur. 

Sınıfta yaptırdıklarım, dersin özet videosu. Aralara AyşeCan’ı, kendimizi de katmış olabilirim, sonuçta bize anı olsun diye yapılmışlardı. Ama böyle bir şeyi okulda uygulamak isteyen öğretmenler için videolar yeteri kadar fikir verecektir. En azından daha önce denenmiş bir şarkıyı eğitsel repertuarına almış olacaklardır. Şarkı bulmak da zor nihayetinde; hem melodisinde bir espri olacak hem de küfürlü, açık saçık, politik, bedbaht vb sözleri olmayacak.

Gökhan'la hazırladığımız, sınıfta uyguladığımız Dünya Müzikleri derslerimizi bu kitapta paylaşmak istiyorum. Videolar içine AyşeCan’ı, kendimizi de katmış olabilirim, sonuçta bize anı olsun diye yapılmışlardı, fakat öğretmenler ve ebeveynler için pek çok güzel fikir var içlerinde. En azından sınıf ortamında denenmiş bir şarkıyı eğitsel repertuarınıza almış olursunuz. Şarkı bulmak da zor nihayetinde; hem melodisinde bir espri olacak hem de küfürlü, açık saçık, politik, bedbaht sözleri olmayacak…

Dünya Müzikleri dersimizde 29 şarkı işledik. Bunlardan 18 tanesini sınıfta uyguladık. Aşağıdaki barkodları okutarak onları seyredebilirsiniz. Kalan 10 şarkıyı ise pandemi döneminde, evde hazırlayıp çocuklara e-posta ile yolladık. Onları da “Pandemi Yaratımları” bölümünde paylaştım. 

1)     1) Rusya - Klasik Müzik
Rimsky – Korsakov
Flight of the Bumblebee 

2)     2) Amerika
Bobby McFerrin
Don’t Worry Be Happy

 3) İtalya – Çocuk Şarkısı
Sergio Endrigo
Ci Vuole Un Fiore

4)     4) Türkiye – Türkü
Çayeli’nden Öteye

5)     5) İspanya – Flamenko
Gypsy Lullaby (Metronome Films) 

6) Tibet - İyileştirme Duası
Kelsang Chukie Tethong
Om Mani Padme Hum

7) Amerika – Caz
     Henry Mancini
     The Pink Panther Theme

8) Küba- Cha cha
     İbrahim Ferrer-Omara Portuondo
     Quizas Quizas Quizas

      9) Hollanda
           Eefje de Visser
           Dat Kan

      10) Avustralya
           Charliee Mgee
            Yield

      11) Fransa
              Zaz
              Je Veux

      12) Kızılderililer
               Harmony
               Nature

               Zuni Lullaby

               Red Shadow Singers
               Eagle Song

       13) İngiltere
                John Lennon
                Imagine

       14) Rashid Taha
                 Ya Rayah

       15) Rusya – Ninni
                  Arkadiy Ostrovskiy (besteci)
                  Alek Anofriyev (icra eden)
                  Spat Ustalie İgrushki

       16) Türkiye - Flamenko

                 Doğan Canku
                 Tanguillo

       17) Japonya
                 Kasumi Watanabe
                     Sakura

        18) Arjantin - Tango
                    Carlos Gardel
                    Por Una Cabeza








*2 Kanadalı, dünyanın en büyük çağdaş sirk yapım şirketi

*3 Eisner, E. W. (2002). The Arts and the Creation of Mind. Yale University Press.

*4 Winner, E., & Hetland, L. (2000). The Arts and Academic Achievement: What the Evidence Shows. The Journal of Aesthetic Education,

*5 Winner, E., Goldstein, T., & Vincent-Lancrin, S. (2013). Art for Art’s Sake? The Impact of Arts Education. OECD Publishing.

*6 Hardiman, M., Rinne, L., Gregory, E., & Yarmolinskaya, J. (2014). The effects of arts-integrated instruction on memory for science content. Journal of Educational Psychology, 106(4), 1191–1201.

*7 https://www.dogadaogreniyorum.com/

*8 Böcek bilimci

*9 Kessler, Colleen. Arka Bahçe Etkinlikleri, Yeni İnsan Yayınevi, 2018

*10 Kephart, Horace. Camp Cookery, 1910 
"The simpler the outfit, the more skill it takes to manage it and the more pleasure one gets in his achievements." 

*11 Instagram: @erolundogalurunleri

*12 https://goodlifepermaculture.com.au/edible-flowers/