21 Aralık 2025 Pazar

21. Son Söz

Karavan videolarının onda dokuzu insanın ağzını sulandırır. Onları seyrettikçe sen de özgür olmak, istediğin yerde durmak, gezmek, yattığın yerden yıldızları seyretmek istersin. Oysa videoların ancak onda biri kamera arkasına geçip bu hayatın zorluklarını anlatır. Ben de “Marmaris’te Yaşam” isimli bir klip çekseydim pembe rüyalarla fırtınalı geceleri eşit vitrinlerdim. Yani, Marmaris bize iyi geldi, bize iyi baktı, evet ama…

Kendimizi yeterince tanımıyormuş gibi, kendimize çok fazla yüklendik. Fazla sayıda işin (çocuk, bahçe, hayvan, sanat, sahne, eğitmenlik, doğal yaşam vb.) altına girip enerjimizi sıfırladık. Evin dört bir yanını bir yiyecek ormanına dönüştüreceğimizi zannedip bir demet maydanozu anca toplayınca, kendimize olan güveni kaybettik (bu daha çok benim için geçerli). Her şeyin turistlere ve onların para birimlerine endeksli olduğu ve sadece vahşi bir ticaretin hüküm sürdüğü yaşam biçiminde bocaladık. Çocuklar aynı şeylerden zevk alan, müziği ve diğer hobilerini paylaşacakları çok fazla arkadaş bulamayınca eve kapandı. Birbirimizle dar alanlarda kısa paslaşmalar yapmaktan daraldığımız zamanlar oldu. İşte bunlar, her gülün bir dikeni var deyiminin dikenli kısımları olarak sayılabilir…

Ancak tüm bu dikenlere maruz kaldıktan sonra, hepimiz birer birer toparladık. Çocuklar müziğe odaklanmaya ve şehirde okumaya karar verip hayallerinin peşine düştüler. Ben kendimle barış anlaşması imzaladım. Kendimi, sevdiğim ve sevmediğim, yaptığım ve yapamadığım tüm şeylerimle beraber, doğal hormonsuz bir domates gibi bağrıma bastım.

Gökhan’ın sancıları da şu şekilde evrim geçirdi… “Bu yaş maya doğal mı?” dedi bana bir keresinde, ekmek yaparken. Bu sorunun cevabını almıştım daha önce Murat (Demirtaş)’tan… Bir atölyesinde anlattıklarını bulup yeniden okuduk: Hazır mayaların içerisinde seçilmiş, en güçlü olanı var. Ancak doğal mayalar, binlerce yıldır hepimizi mayalayan nefes aldığımız havanın zenginliğinin, çeşitliliğinin bir sonucu. Yaşadığımız ortamdaki bakteri ve mantar kültürleri insanın mayasını da besler, büyütür.” 

Gökhan’ın ruhunda bir sükûnet oldu... Sessizce hamur topları yoğurduk yan yana… Sonra düşünceleri dile geldi: “Maya işin özü, her şeyin başı”… “Sanat yapmanın amacı sanki o tek güçlü mayanın dayattığı şey: iyi iş çıkarmak, satmak, satabilecek şeyler üretmek, isim yapmak, galerilerin peşinde koşmak, daha çok sergi açmak, daha çok satmak”… Hamur toplarına devam ettik… “Ben neden resim yapıyorum?”… Hamur topları…

Zaten bir çocuk gibi “Neden?” diye sormaya devam ederseniz, 7. adımda artık bilimin değil felsefenin cevap verebildiği alana girermişsiniz! Gökhan o günlerde, öylece resim yapmayı bıraktı. Sergilere bile gitmek istemedi. Müzik çalıştı, şiir yazdı, felsefe söyleşileri dinledi, göğsünde kitabıyla uykulara daldı. “Hayata küsmek” gibi yanlış tercüme edilmişse de dışarıdan, -tam tersi bir manevrayla- kendini buldu. Neden sanat yaptığının cevabını ‘kendini mutlu etmek için, kendi etrafını ve yaşamını güzelleştirmek için’ diye verdiğinde rahatladı. “Daha çok” değil, daha “istediği gibi” ve her seferinde yeni bir şey denemeye çekinmeyerek, yeniden üretmeye başladı.

Kendi mayamızı bulmak Marmaris’te daha kolay oldu. Her şeye rağmen hâlâ doğal mayasının mis gibi kokmasından mıdır, çamlar altında yaptığımız yürüyüşlerden midir bilmiyoruz. Neden olmasın? Milâttan önce 5. yy.’da yaşamış Sinoplu Diyojen ‘Solvitur ambulando’ demiş, yani ‘Yürüyerek çözümlenir!’ Belki yürüyerek, kuş sesleri içinde, bulutlar altında daha fazla yürüyerek, ekranlara yapıştığımız şehirdeki versiyonumuzdan çıkıp güncellenmişizdir.

Ayşe’m ve Can’ımla yaşamak bana, neyin “gerçek” neyin “gerçek diye dayatılan” olduğunu öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Gökhan’la da gerçekliğin, doğal mayaların peşinde, doğanın beşiğinde yaşamaya devam ediyoruz ama “bir kaderimiz mi var yoksa tesadüfen oradan oraya savrulup duran tüyler miyiz” onu da çok bilmiyoruz. Belki de Forrest Gump[1] haklı; her ikisi de mümkün.

Kendi mayamızı bulmak ve onu besleyip büyütmekten, doğadan kopmadan ve pozitif bir yaklaşım tutturarak yaşamaktan daha anlamlı bir güzergâh yok bence. Şimdilik daha fazla söyleyeceğim bir şey de yok. Kitabımın size pozitif bir yaklaşım için sufleler vermiş olduğunu umut ederek, hepinize çocuklar, hayvanlar, bitkiler ve sanatla dolu güzel bir yaşam diliyorum.

Sevgilerimle…

Ebru Berker Sarpkaya

 

 



[1] Tom Hanks’in başrolünü oynadığı unutulmaz film.


20. Pandemi Yaratımları

“Uyanmak içgüdüsel… Bir gün olacak… Panoptikon patlayacak!” demişti Truva Atı adlı şiirinde Gökhan’ım. Yunanca pan (her şey) ve optikon (gözlemlemek) kelimelerinden türetilmiş olan Panoptikon’u ilk onun şiiriyle duydum. Aslında 18. yy. sonlarında filozof ve hukukçu Jeremy Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishane modeliymiş ama 20. yy. düşünürü Michel Foucault sayesinde modern toplumun denetim mekanizmalarını açıklayan önemli felsefi kavramlardan biri haline gelmiş. Foucault okulların, hastanelerin, fabrikaların, kışlaların da Panoptikon mantığıyla çalıştığını, her yerin iktidar tarafından bireyin gözetlendiği bir alan olduğunu savunmuş.

Sürekli izlendiğini düşünen bireyler, dışarıdan bir baskıya gerek kalmadan kendi davranışlarını düzeltmeye başlıyormuş ki Foucault bir yüzyıl önce buna “otokontrol” veya “iktidarın içselleştirilmesi” adını vermiş. Bugün bunu daha da dozu artmış bir şekilde yaşamıyor muyuz? Kameralar, sosyal medya, algoritmalar ve veri toplama sistemleri sayesinde her adımımız kayıt altında… Beğenilme veya yargılanma korkusuyla davranışlarımıza çeki düzen veriyoruz...

Pandemi patladığında, Gökhan’ın “Panoptikon patlayacak!” mısrası aklıma gelmişti. Kelimelerin kökenlerine karşı merak beslediğimden, “Pandemi” kelimesindeki “pan”ın, “Panoptikon”daki “pan” ile aynı anlama geldiğini düşünmüştüm. Öyleymiş. Pan (hepsi, tamamı) ve demos (halk, insanlar) birleşince “halkın tamamını kapsayan” anlamına gelen pandemos kelimesi ortaya çıkıyormuş ki tıbbi terminolojide bu bir salgının kıtalar arası nüfusa yayılmış hâli demekmiş.

Neyse, araştırmak, kafa patlatmak için hiç bu kadar bol vaktimiz olmamıştı hani… Biz de Pandemi’nin patlamasını Panoptikon’un patlaması (ama “tavan yapma” anlamında!) olduğu sonucuna vardık… Önce korku hâkimdi; bir şeyleri, birilerini, çocuklarımızı kaybetme korkusu… Sonra isyan köpürdü, içimizde müsilaj oldu. Eğer şiddete eğimli olsak fena şeyler yapabilirdik ama Allahtan sanata meyilliydik, harika şeyler çıkardık! İçimizdeki müsilajı müzikle kuruttuk, çaldık söyledik, beste yaptık. Vahide Hanım ve Küçük Orman Anaokulu’ndaki öğrencilerimiz için permakültür, sanat tarihi ve dünya müzikleri videoları ürettik. Bunların hepsini yazının sonuna ekledim, faydalanmanız ya da sadece izlemeniz dileğiyle.

CENGA’nın doğumu da bu dönemde oldu. CENGA -Sürdürülebilir Yaşam, Eğitim, Fikir ve Sanat Ailesi- isimlerimizin baş harflerinden oluştu: Can, Ebru, Nazar, Gökhan, Ayşe… Çıkış motivasyonuyla, yapmayı hayal ettiği şeylerle ve logosuyla tam bizdi, çok bizdi! Aslında AyşeCan da dahil hepimiz bu negatif dönemin ilk yarısını üreterek, düşünerek, düşleyerek CENGA birliği olarak atlattık.

İkinci yarıda ise, Marmaris’e taşınma kararı aldık. Ailemiz üzüldü, risk dedi, ayrılık dedi, olmaz dedi, zor dedi; ama bu bir “istek” olmaktan çıkıp “zaruret” haline gelmişti zaten. Okullarımız, atölyelerimiz kapanmıştı. Nereye kadar evden video yaparak geçinebilirsiniz ki? Marmaris’teki yazlığımız, artık bizim kışlığımız, yeni mabedimiz olmalıydı. Gümüşlük’ten sonra yeniden kırsala döneceğimiz için içimdeki yaşama sevinci her zamankinden daha koyu bir kıvamdaydı… Biliyordum iyi geleceğini, hepimize Marmaris’in iyi bakacağını… Ve eşyaların çoğunu, bizi Marmaris’e getirmesi karşılığında taşımacı beyefendiye bırakarak, CENGA’yı İçmeler’e taşıdık…

Pandemos burada büyük depremin minik bir artçısı gibi geçti… İlçe turizm ilçesiydi ve zaten Mayıs’tan önce, Kasım’dan sonra dükkânlar ve oteller kapalı oluyor, sokaklar doğal bir salgın yalnızlığına bürünüyordu. Bu bizi hiç de hüzünlendirmedi; tersine bol bol yürüyüş yaptık, deniz havası soluduk ve AyşeCan iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrendi.

Pandemi geçti geçiyor derken çevrili olduğumuz dağların her gün görmeye kanıksadığımız çam ağaçları bir gecede yok oldu. Bir gecede on yıl yaşlandık belki… Dağları kömür gibi görmeyi hiç ama hiç kanıksayamadık. Yangından birkaç ay sonra da şiddetli yağmurlar sel oldu orman toprağını köye indirdi, oradan denize döktü. Aylarca sahile kömürleşmiş dallar, kozalaklar, kaplumbağa kabukları vurdu…

Biz yine de sağlam durmaya çalıştık. Yapabileceğin çok bir şey yoksa, üzüntü sadece hastalık çeken bir mıknatısa dönüşüyor. Aslında kendi çapımızda bir şeyler de yaptık. Mesela Cenga Doğa Kabilesi’ni kurduk. Köyden ve Marmaris’ten 10-15 çocuk ile her hafta bir gün çalıştık. Sahildeki çöpleri topladık, tohum ekmeyi öğrettik, kuş evi yapmayı gösterdik, daha neler neler.. Ayşe’m ve Canı’ım bu atölyelerde hem birer asistan hem doğa kabilesinin birey üyesi oldu. Çocuklara atık kağıtlardan defter bile yaptım; anlattıklarımın özetini, şemaları, resimleri yapıştırdılar onlara.

Pandemi sırasında ve pandemi çıkışında aylarımız böyle geçti, gitti... Şimdi, enerjimizi üretmeye verdiğimiz bu dönemde çıkan yaratımlarımızı paylaşmak isterim…

Müzik Kliplerimiz

Go Gentle

Masal Bozan 

Truva Atı

Tennessee Whiskey

Çocuklar için Sanat Tarihi

Picasso

Abidin Dino

Van Gogh

Kandinsky

Çocuklar için Tarih

Yürüyen Köşk

Canım Atamızı anma günü de ev hapsindeydik. Ya Cumhuriyet Bayramı'ydı ya 10 Kasım, hatırlamıyorum. Ama onu anmanın en "permakültür" yolu, çocuklara Yürüyen Köşk'ü anlatmak olur diye düşünmüştüm. Benim her okuduğumda, dinlediğimde tüylerimi diken diken eden, ona hayranlığımı besleyen pek çok hikâyeden biridir Yürüyen Köşk. Evini tehdit edecek kadar büyüyen çınar ağacını kestirmeyen, onun yerine köşkü raylar üzerinde metrelerce ileri aldırmak gibi fantastik bir şeyi düşünebilen bir Atamız olduğu için gurur duyuyorum. Onun yaptığı diğer inanılmaz şeyleri de, müfredat cümlelerinden sıyırıp kendimce anlatmayı çok isterdim çocuklara. Ama yetişemiyorum isteklerime. Şimdilik elimde bunlar var. Aşağıdaki barkoddan seyrediniz, beğenirseniz seyrettiriniz videomu çocuklarınıza. 

ANLAT ATAM

Bir dal uğruna koca bir ev yürütmek
bir masalda olur ancak!
Anlat Atam, anlat... 
Bir masal daha anlat!
Küçüklere, büyüklere,
Ağaçlara, ormanlara...
Her masalın doğanın hayrına.
Anlat atam, anlat...
Bir masal daha anlat!
Küçüklere, büyüklere,
Hayvanlara, bitkilere...
Her masalın, herkesin iyiliğine...

Çocuklar İçin Permakültür

Soğan

Su hasatı

Dünya Müzikleri

Sırbistan

Jamaika

Türkiye

Hindistan

Azerbaycan

Amerika

Afrika

İtalya

Meksika

Brezilya