“Uyanmak içgüdüsel… Bir gün olacak… Panoptikon
patlayacak!” demişti Truva Atı adlı şiirinde Gökhan’ım. Yunanca pan (her
şey) ve optikon (gözlemlemek) kelimelerinden türetilmiş olan Panoptikon’u
ilk onun şiiriyle duydum. Aslında 18. yy. sonlarında filozof ve hukukçu Jeremy
Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishane modeliymiş ama 20. yy. düşünürü
Michel Foucault sayesinde modern toplumun denetim mekanizmalarını açıklayan
önemli felsefi kavramlardan biri haline gelmiş. Foucault okulların,
hastanelerin, fabrikaların, kışlaların da Panoptikon mantığıyla çalıştığını,
her yerin iktidar tarafından bireyin gözetlendiği bir alan olduğunu savunmuş.
Sürekli izlendiğini düşünen bireyler,
dışarıdan bir baskıya gerek kalmadan kendi davranışlarını düzeltmeye başlıyormuş
ki Foucault bir yüzyıl önce buna “otokontrol” veya “iktidarın
içselleştirilmesi” adını vermiş. Bugün bunu daha da dozu artmış bir şekilde
yaşamıyor muyuz? Kameralar, sosyal medya, algoritmalar ve veri toplama
sistemleri sayesinde her adımımız kayıt altında… Beğenilme veya yargılanma
korkusuyla davranışlarımıza çeki düzen veriyoruz...
Pandemi patladığında, Gökhan’ın “Panoptikon
patlayacak!” mısrası aklıma gelmişti. Kelimelerin kökenlerine karşı merak
beslediğimden, “Pandemi” kelimesindeki “pan”ın, “Panoptikon”daki “pan” ile aynı
anlama geldiğini düşünmüştüm. Öyleymiş. Pan (hepsi, tamamı) ve demos
(halk, insanlar) birleşince “halkın tamamını kapsayan” anlamına gelen pandemos
kelimesi ortaya çıkıyormuş ki tıbbi terminolojide bu bir salgının kıtalar arası
nüfusa yayılmış hâli demekmiş.
Neyse, araştırmak, kafa patlatmak için hiç
bu kadar bol vaktimiz olmamıştı hani… Biz de Pandemi’nin patlamasını Panoptikon’un
patlaması (ama “tavan yapma” anlamında!) olduğu sonucuna vardık… Önce korku hâkimdi;
bir şeyleri, birilerini, çocuklarımızı kaybetme korkusu… Sonra isyan köpürdü,
içimizde müsilaj oldu. Eğer şiddete eğimli olsak fena şeyler yapabilirdik ama
Allahtan sanata meyilliydik, harika şeyler çıkardık! İçimizdeki müsilajı
müzikle kuruttuk, çaldık söyledik, beste yaptık. Vahide Hanım ve Küçük Orman
Anaokulu’ndaki öğrencilerimiz için permakültür, sanat tarihi ve dünya müzikleri
videoları ürettik. Bunların hepsini yazının sonuna ekledim, faydalanmanız ya da
sadece izlemeniz dileğiyle.
CENGA’nın doğumu da bu dönemde oldu. CENGA -Sürdürülebilir Yaşam, Eğitim, Fikir ve Sanat Ailesi- isimlerimizin baş harflerinden oluştu: Can, Ebru, Nazar, Gökhan, Ayşe… Çıkış motivasyonuyla, yapmayı hayal ettiği şeylerle ve logosuyla tam bizdi, çok bizdi! Aslında AyşeCan da dahil hepimiz bu negatif dönemin ilk yarısını üreterek, düşünerek, düşleyerek CENGA birliği olarak atlattık.
İkinci yarıda ise, Marmaris’e taşınma
kararı aldık. Ailemiz üzüldü, risk dedi, ayrılık dedi, olmaz dedi, zor dedi;
ama bu bir “istek” olmaktan çıkıp “zaruret” haline gelmişti zaten. Okullarımız,
atölyelerimiz kapanmıştı. Nereye kadar evden video yaparak geçinebilirsiniz ki?
Marmaris’teki yazlığımız, artık bizim kışlığımız, yeni mabedimiz olmalıydı. Gümüşlük’ten
sonra yeniden kırsala döneceğimiz için içimdeki yaşama sevinci her zamankinden
daha koyu bir kıvamdaydı… Biliyordum iyi geleceğini, hepimize Marmaris’in iyi
bakacağını… Ve eşyaların çoğunu, bizi Marmaris’e getirmesi karşılığında
taşımacı beyefendiye bırakarak, CENGA’yı İçmeler’e taşıdık…
Pandemos burada büyük depremin minik bir artçısı
gibi geçti… İlçe turizm ilçesiydi ve zaten Mayıs’tan önce, Kasım’dan sonra dükkânlar
ve oteller kapalı oluyor, sokaklar doğal bir salgın yalnızlığına bürünüyordu. Bu
bizi hiç de hüzünlendirmedi; tersine bol bol yürüyüş yaptık, deniz havası
soluduk ve AyşeCan iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrendi.
Pandemi geçti geçiyor derken çevrili
olduğumuz dağların her gün görmeye kanıksadığımız çam ağaçları bir gecede yok
oldu. Bir gecede on yıl yaşlandık belki… Dağları kömür gibi görmeyi hiç ama hiç
kanıksayamadık. Yangından birkaç ay sonra da şiddetli yağmurlar sel oldu orman
toprağını köye indirdi, oradan denize döktü. Aylarca sahile kömürleşmiş dallar,
kozalaklar, kaplumbağa kabukları vurdu…
Biz yine de sağlam durmaya çalıştık.
Yapabileceğin çok bir şey yoksa, üzüntü sadece hastalık çeken bir mıknatısa
dönüşüyor. Aslında kendi çapımızda bir şeyler de yaptık. Mesela Cenga Doğa
Kabilesi’ni kurduk. Köyden ve Marmaris’ten 10-15 çocuk ile her hafta bir gün
çalıştık. Sahildeki çöpleri topladık, tohum ekmeyi öğrettik, kuş evi yapmayı
gösterdik, daha neler neler.. Ayşe’m ve Canı’ım bu atölyelerde hem birer
asistan hem doğa kabilesinin birey üyesi oldu. Çocuklara atık kağıtlardan
defter bile yaptım; anlattıklarımın özetini, şemaları, resimleri yapıştırdılar
onlara.
Pandemi sırasında ve pandemi çıkışında
aylarımız böyle geçti, gitti... Şimdi, enerjimizi üretmeye verdiğimiz bu
dönemde çıkan yaratımlarımızı paylaşmak isterim…
Müzik Kliplerimiz
Go Gentle
Masal Bozan
Truva Atı
Tennessee Whiskey
Çocuklar için Sanat Tarihi
Picasso
Abidin Dino
Van Gogh
Kandinsky
Çocuklar için Tarih
Yürüyen Köşk
Canım Atamızı anma günü de ev hapsindeydik. Ya Cumhuriyet Bayramı'ydı ya 10 Kasım, hatırlamıyorum. Ama onu anmanın en "permakültür" yolu, çocuklara Yürüyen Köşk'ü anlatmak olur diye düşünmüştüm. Benim her okuduğumda, dinlediğimde tüylerimi diken diken eden, ona hayranlığımı besleyen pek çok hikâyeden biridir Yürüyen Köşk. Evini tehdit edecek kadar büyüyen çınar ağacını kestirmeyen, onun yerine köşkü raylar üzerinde metrelerce ileri aldırmak gibi fantastik bir şeyi düşünebilen bir Atamız olduğu için gurur duyuyorum. Onun yaptığı diğer inanılmaz şeyleri de, müfredat cümlelerinden sıyırıp kendimce anlatmayı çok isterdim çocuklara. Ama yetişemiyorum isteklerime. Şimdilik elimde bunlar var. Aşağıdaki barkoddan seyrediniz, beğenirseniz seyrettiriniz videomu çocuklarınıza.
Her masalın, herkesin iyiliğine...
Çocuklar İçin Permakültür
Soğan
Su hasatı
Dünya Müzikleri
Sırbistan
Jamaika
Türkiye
Hindistan
Azerbaycan
Amerika
Afrika
İtalya
Meksika
Brezilya
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder