"Hayallerin yeterince büyükse gerçekliğin de öyle olur."*1
Jübilemi hayalimdeki en büyük bahçede yaptım. Yan yana 25 Wimbledon kortunun gözlere sunacağı yeşil şölen içinde- daha doğrusu üstünde- çocuklara ukulele çalarak, saçımın en siyah, sesimin en güzel, fikrimin en bol olduğu tepe noktada bahçe öğretmenliğimi bitirdim; VahideM sayesinde!
"VahideM", Vahide Hanım'ın kendimce kısaltmasıdır. Ona hep "Hanım" diye hitap ederken saygıdan, içten içe onu kendime çok yakın hissettiğimden VahideM sözcüğünü buldum; hem saygıyı hem sevgiyi birleştirdi kafamda.
Vahide Hanım müthiş bir kadın. Aramızda 10 yaş var belki ama enerjisine ne ben yetişebilirim ne yirmilik öğretmenler. Doğduğu, büyüdüğü, otuz yıl okul öncesi öğretmenliği, beş yıl da müdürlük yaptığı Gebze'de en büyük hayalini gerçekleştirmiş ve 2015'de bir "Orman Anaokulu" açmış. Birkaç yıl sonra "sanat, müzik, permakültür bir arada" çalışmalarımızı görmüş ve aynı kafada eğitimciler olduğumuzu düşünüp bizi aramış. İş görüşmesi için okula ilk gittiğimiz gün, çalışmak bir yana, "Şu bahçeye çadır kurup burada yaşayalım!" demiştik Gökhan'la!
25 çim tenis kortunu yan yana hayal edebildiyseniz, bu alan sadece okulun bir "bahçe"si. Bir diğeri ise ceviz, incir, dut, erik, nar, armut, zeytin ağaçları ve asmalarla dolu olan 5 dönüm! Ron Finley- Amerika'nın "gangster bahçıvan"ı- demişti ki aldığım bir çevrimiçi kursunda: "Her bahçede bir okul olmalı; her okulda bahçe değil" İşte VahideM'in okulu bu tanıma giriyor, tek farkla, burası çocuklar için bahçe değil, Disneyland'da bir tema parkı! Arka bahçemdeki armut ağacı bana bin yıllık ulu bir çınar gibi gözüküyordu ya küçükken, bu anaokulundaki çocukların ne hissettiğine yaklaşabiliyorum... Çok ama çok şanslılar.
Naneler, fesleğenler, karabaş otları, kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar. Böğürtlenler, yaban mersinleri antioksidan partiden meclise girmişler... "Domates, biber, patlıcan!" diye yankılanmış sokaklar, çocukların evlerine gitmek üzere sıra olmuş reçeller, turşular... Yılın 7 vakti ateş yanmış bereketli ormanın çukurunda; kestaneler, patatesler pişmiş, ekşi maya ekmeklerin kokusu Gebze'yi sarmış...
Masalsı anlatımdan geri duramıyorum ki, nereye baksan bir masal kadrajı. Kazların, ördeklerin kanatlarıyla su sıçratışını izliyor mesela çocuklar. Kıkırdıyorlar, haklarında dedikodu yapıyorlar! Vahide Hanım ve sevgili mühendis eşi yaptı o göleti çocuklar için; "Su" duyuların Tanrıçası çünkü! Gölet, daha önce bahsettiğim "kenar etkisi" ile başlamış kıyılarından doğru yeşermeye... Ayrıkotları görevlerini iyice bellemiş, kurbağalardan duyan gelmiş, duyan gelmiş... Çiçekler açmış renkli petallerini, sanatçı havalarında takılıyor... Ve çok geçmeden insanın başlattığı bir gölet, doğa bienalinin kendi enstalasyonu olmuş çıkmış... Bazen Vahide Hanım o göletin etrafında keyfince uzanmış çocuklara bir masal patlatıyor, bir kurbağa ya da belki ısırganotu hakkında... Öyle güzel anlatıyor ki, işi gücü, kendi dersimi bırakıp onun dizine yatasım geliyor. Benim bile hayal gücümü esnetiyor, hiç düşünmediğim yerlere ulaşıyorlar. Demek yalnız çocuklar için "hayatî" değil masallar...
Eğer bu okulu İsveç'te ya da Hollanda'nın muhteşem yeşil banliyölerinden birinde görsek, "Vayy, adamlar ne okullar yapıyor!" deriz. Ama burası Gebze Allah aşkına ve bu okul bizim! Bizim olan ne çok güzel şey var! Güzel şeyler gölgede kaldığı zaman, üzülüyorum. Victor'ın dediği gibi "Anadolu gibi zengin bir coğrafyanın evladı olarak yüzlerce, sayısız seçeneğimiz var her an yapabileceğimiz; ulaşabileceğimiz bilgiler, binlerce tohum, dal, budak, hayvan, alan... Hepsi hâlâ Anadolu'da." Ne zaman şehirden şehire yolculuk etsem ya da yerel haberlere bağlansam gözlerim vurgun yiyor. Nerede bereketli, yeşil ve mutlu bir alan görse üstüne çöküp kanını emen vampirler var ülkemizde. Param çok olsa, sırf orası yok edilmesin, doğal kalsın, iyileşsin, üstüne inşaat, maden ocağı yapılmasın diye dönüm dönüm yeşil alan satın alırdım. Dünyada bunu yapan, kâr
amacı gütmeyen kurumlar* var; bağışlarla arazi satın alıp koruyor ya da bireylere aracılık ediyorlar. Türkiye'de yasal olarak tam aynı sistem yok ama Doğa Derneği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, TEMA gibi bazı kurumlar benzer amaçla çalışıyorlar.
Aslında Vahide Hanım Anaokulu gibi okullar en az çocuk eğitimi kadar önemli ve kutsal bir misyon üstleniyorlar ki bu da yeşil kalmış alanlarımızı korumak. Onları hem çocuklarımız hem tüm ekosistem hatırına koruma altına almış oluyorlar; bu bilinçli bir hedef olmasa bile. Mavi Gezegen 'in sahipleri de arsa sahipleriydi. Onlar da pekalâ bahçeye iki göğü delen apartman yaptırabilirlerdi, ki bu meyve ağaçlarından daha çok gelir getirirdi kuşkusuz. Ama bunu tercih etmeyerek Göztepe'nin ortasındaki biyoçeşitliliğin, kuşlardan kirpilere çok hayvana habitat sağlayan bir yeşil alanın korunmasına katkı sağlamış oldular. Öğrencisi ve öğretmeni olduğum İstanbul'daki tüm okulları ve üniversiteleri artık "yeşili muhafaza birlikleri" gibi görmeye başladım! Bu birlikler artsın inşallah.
Kendi toprağından çıkan, şifası burnunda yiyecekleri çocuklarla paylaşan okullar bu yönleriyle de benim büyük hayranlığımı kazanıyorlar. Biz hâlâ tamamen doğal beslenmenin yolunu bulamadık; pestisitsiz gıdaya ulaşmak hem zor hem pahalı. Durum böyle iken, "çocuğum en azından yuvaya gittiği yıllar boyunca her öğün sağlıklı ve besleyici şeyler yiyecek" diye bile bu okullar tercih edilebilir.
Bir okul yılı Vahide Yılmaz Anaokulu'nda çalışmış Ebru öğretmen, kendisinin en iyi versiyonuydu. Vahide Hanım'ın varlığı, onun o müziğe, sanata aşık, teknolojiye ve yeni fikirlere açık halleri beni besliyordu. Derslerimi, tersten hazırlıyordum bazen; yani bir gün bir serada renk taburları halinde dizilmiş menekşelere vurulup, "bunları VahideM'in bahçeye dikmeliyim" deyip, sonra menekşeden nasıl bir ders çıkarabilirim diye bir yol izliyor, bir hafta menekşenin taksonomisini, özelliklerini, ekosistem içindeki yerini araştırıyor, çocuklar için ilginç gelebilecek taraflarını ayıklıyordum. Sonra da kitaptan tiyatro sahnesine uyarlama kısmında Gökhan çizimler yapıyor, geri dönüşümden maketler, kuklalar tasarlıyordu.
Yaptığımız şeyin adını aslında hâlâ bulabilmiş değilim. Permakültür ya da bahçe öğretmeni deyince eksik oluyor; daha çok "çocuklar için hayat bilgisi öğretmeni" miyiz acaba? Vahide Yılmaz'ı da yalnız "Orman Anaokulu" ya da "Reggio Emillia"* okulu diye tarif edemem; o da Vahide Hanım'ın kültürü, vizyonu, tecrübesi ve çocuk sevgisi ile harmanlanmış özgün bir eğitim sistemi bence. 2025'de Avustralya'nın Permakültür Eğitim Enstitüsü çevrimiçi bir festival düzenledi. Morag Gamble'ın sunduğu bu Uluslararası Yaban* Fikirler Permakültür Festivali'ne 60'ın üzerinde düşünür, vizyoner, uygulayıcı, ilham veren insan katıldı. Hepsi insanları ve gezegeni (her anlamda) besleyecek şekillerde yaşamanın, öğrenmenin, öğretmenin veya tasarlamanın ne anlama geldiğini araştıran insanlardı. İşte misyon, vizyon dediğin budur ve bu anlamlı yolda yoldaş olduğumuz sürece metotlarımız, mesleklerimiz, milliyetlerimiz ne olursa olsun "bir"lik içinde, doğru bir şeyler yapıyoruz demektir.
Tersten bulduğum bir başka dersi tamamen okulun ön cephesindeki oyun alanında gördüğüm bir şeyden çıkardım. Yükseltilmiş tarh gibi iki yapı vardı, içlerinde de plastik dikdörtgen leğenler... Ne için kullanıldıklarını bilmiyorum ama bana seyyar bir mutfak tezgâhı gibi göründü. "Bunların içini suyla doldurmalı" diye düşündüm. Sonra ona yetişebilecek bir mesafede basmalı duş başı olan bir hortum buldum. Yemek vaktiydi, hep beraber yemek salonunda gittik. Lezzetli yemekler yedik, mutfağa tabaklarımızı bıraktım ve aşçıyı biberleri yıkarken gördüm. Eve dönerken yeni bir ders icat etmiştim bile.
Ayşe'm, asistan prensesim geldi yine bizimle. Mutluluktan uçuyorum o var diye. Renkli seyyar mutfak lavabolarını yan yana koydum. Onların her iki yanına da bir sepet dolusu sebze meyve koydum. Çocukları iki gruba ayırıp lavaboların önünde iki sıra yaptım. Lavaboların 3-4 m. ilerisine birer kova koydum. Kovaların içine birer sünger... Oyun evcilikle başladı... "Mesela akşam yemeği hazırlıyormuşuz ve bu sepetteki şeyleri yemek yapmadan önce iyice yıkamamız gerekiyormuş". Ayşe lavabo musluğu görevi görerek herkesin sırayla bir meyve/sebze yıkaması için ellerine su tuttu. İki grup da sepetlerindeki meyve sebzeleri yıkadıktan sonra, ikinci etabın eğlencesini anlattım: Sırayla herkes süngeri lavaboda birikmiş suyla emdirecek ve karşıdaki kovaya koşup onu sıkacak. "Yarışma" diye isimlendirmedim diye hatırlıyorum ama öyle yapmış da olabilirim (Bunun kendimce anlamını sonra anlatırım). Yarışma dediysem de demediysem de bir şekilde bu parkur çok eğlenceliydi. Zaten süngere su emdirmek ve onu sıkmak başlı başına bir eğlence; ben hâlâ bunu severim!
Lavabodaki su bitince oyun da bitmiş oluyor. Tahmin edeceğiniz gibi, amaç birkaç sebze yıkarken bile ne kadar su harcadığımızı bulmak. Lavaboda biriken suyu süngere emdirip karşıdaki kovaya taşımak ise işin kıkırdamalı aksiyon kısmı. Oyun, oyun, oyun... Oyun candır!
"O suyu ev bitkilerimizi sulamakta ya da tuvalette kullanabiliriz" gibi "kıssadan hisse" kısmını ise asla peşinen vermem. Önce soruların pimini çekerim! Gözler büyür, fikirler fokurdar, hayal fabrikası çalışır! Birinin cevabı öbürünün sorusu olur, o soru elden ele dolaşır, büyür, çeşitlenir ve ben zevkten ölürüm! Masal anlatımlarından sonra VahideM ve diğer öğretmenler de bir soruyla kurarlar muhabbet sofrasını... Çocuklar neler yumurtlar, nasıl tatlı akıl yürütür, sabaha kadar dinlemek istersiniz... Bir kitapta sorgulama sanatını şöyle anlatıyor yazar: "İnsanların cevaplarını ortaya çıkarmaya çalışın, onları bir mantıksal sorudan diğerine yönlendirin ve aradıkları cevaba ulaşana kadar onlara kısmi cevaplar verin. Bu, sorulara asla cevap vermemeniz gerektiği anlamına gelmez. Unutmayın ki cevaplar merakı hızla sona erdirebilir. Bazen cevap, bilgi ya da net talimatlar vermek istersiniz. Ancak, cevapları almak için gerçek ve samimi bir hazırlığı görene kadar beklemeye çalışın. Sorgulama sanatı tohum ekmek gibidir. Kimse verimsiz, kaya gibi sert bir toprağa tohum atmaz. Tohumu ekmeden önce zemini hazırlarsınız."* Anaokulundaki çocuklarla baya iyi kotardığım bu etkileşimi, ergenliğe girmek üzere olan kendi çocuklarımla pek beceremedim! Şimdi ayrıyız ya, daha net ve tatlı-acı ayrımsıyorum.
Vahide Yılmaz'ın ya da daha önce
bahsettiğim okulların reklamını yapıyormuş gibi algılandım mı bilemiyorum. Ama
böyle olduysa da varsın olsun. Kötülere inat, iyi şeylerin reklamını
katmeriyle, katma değeriyle yapmalıyız artık. Ne kadar saklansak da kötü işler,
kişiler ve oluşlar bizi sobeliyorlar. İyi işler, kişiler, oluşlar ise sessiz
bir film ya da kimse bilmeden açıp, kimse görmeden kapanan gündüz sefası
gibiler... Çok canımı sıkıyor bu. John Coltrane'in bir lafı
vardır: "Yaptığınız her şeye kendinizi adayın. Ciddi olmak
eğlencelidir." Ben de yolumun kesiştiği, yaptığı işe kendini
adamış, tüm gezegenin hayrına olan şeyleri yapan insanlardan bahsetmeyi bir
borç biliyorum artık...
Gelelim “yarışma” meselesine. Bir
Çift Yürek*4 isimli kitap, Morgan Marlo’nun Aborijinlerle yaptığı 4 aylık çöl
yürüyüşünden bahsediyordu. Bu yolculukta Amerikalı yazar onların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliğiyle
tanışıyor ve biz “batılılardan” farklı olan bir sürü şeyi anlatıyordu.
Okuduğumda yeni öğretmendim ve çok etkilenmiştim bu farklardan. Bunlardan biri
çölde çocukların oynadığı bir koşma oyunu ile ilgiliydi. Yazar bir yere kadar
koşan çocukların “yarış” kafasında olmadığını öğrenince çok şaşırıyordu. “Yarış
olmazsa ne zevki var öylece koşmanın?” diye kabile reisine sorunca, reis
yarışlarda bir kazanan ve birçok kaybeden olduğunu, oysa bu şekilde bütün
çocukların koşmaktan keyif aldığını söylemişti. Bunu okuduktan sonra
hazırladığım tüm derslerden “yarışma”ları kaldırmıştım! O gün bugündür de
herkes yarışma için can atsa da ben iki kere düşünür oldum, hele hele “kazanana
ödül” muhabbetini hiç yapamadım.
“Müzikle Açılan Kapılar” bölümünde bahsettiğim Avustralyalı
arkadaş Charlie evimizde kalırken konu bu kitaba geldi ve ben onun içinde yazan
şeylerin beni nasıl etkilediğinden bahsettim. Charlie ise hiç beklemediğim bir
şey söyledi bana: “O kitapta yazan şeylerin çoğu doğru değil, ya da fazla
abartılı. Mesela Aborijinlerin telepatiyle anlaştıkları… Böyle bir şey yok.
Onlar normal insan işte; belki birbirlerini o kadar iyi tanıyorlar ki bir iki
yüz mimiği ile, fazla sözcük kullanmadan anlaşabiliyorlar. Hepsi bu.” Charlie
böyle deyince hayal kırıklığına uğradım ve “Olsun, abartı bile olsa, sonuçta
kötü bir şey demiyor yazar, beni iyi yönde etkiledi orada yazanlar.” dedim.
Charlie buna da şöyle cevap verdi: “Ama aslında bu onları “asil vahşi” (noble
savage) gibi gösteriyor, Onlara gerçekte olmayan üstün nitelikler yüklüyor bu
da pozitif bir ırkçılık sayılabilir”. Çok şaşırdım! Benim için çok yeni
terimler, yeni bakış açılarıydı bunlar! Irkçılığın pozitifi mi olurdu? Eve
gelince bunu biraz araştırdım. Pozitif ya da romantik ırkçılık, belirli bir etnik ya da kültürel gruba
gerçekte var olmayan, genellenmiş ve abartılı olumlu özellikler yükleyerek
onları özcü ve egzotikleşmiş bir kategori hâline getirme
eğilimiymiş.
Bu yeni öğrendiğim olgu ile çocuklar ve eğitim
üzerinden bir bağlantı kurdum. Bir çocuğu gereğinden fazla övmek, yaptığı
yaşına ve becerisine göre normal olan şeyleri çok muazzam bir başarı gibi lanse
etmek de benzer bilişsel bir mekanizma gibi geldi. Çocuklara bir faydası
olmadığı gibi ‘iyi niyetli bir indirgeme’ oluyor ki bu, kitabın yazarının
bilerek ya da bilmeyerek yaptığı romantik ırkçılıkla ortak bir mekanizma gibi
duruyor. Her neyse…
………………………..
Vahide Hanım Anaokulu’nda
müzik-sanat ve permakültürlü hayat bilgisi derslerimiz bir mutlu sene boyunca
sürdü. Her gelişimizde AyşeCan ile Gebze’nin sahil bölgesindeki Eskihisar’a
indik, balık ekmek yiyerek deniz kenarında uzun yürüyüşler yaptık. Üzerinde Feribot İskelesi, Eskihisar Kalesi, balık restoranları,
kafeler, çocuk oyun alanları olan o yürüyüş yolunu çok sevdik. “Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli meşhur tablonun ressamı Osman Hamdi Bey’in evi ve müzesi de
sahildeymiş. Onu da gezdik.
Keşke bu tatlı rüya biraz daha uzun
sürebilseydi, ama pandemi denen o sentetik, sevimsiz süreçte mecburen
evlerimize kapanınca VahideM’le de ayrı düştük. Üç beş gün sürer sandığımız ev
tipi tutsaklık gereğinden fazla uzayınca Marmaris’e göç ettik ve aramıza daha
da çok kilometre girdi. Ama VahideM’le yıllar sonra bir gün ormanın
az geçilmiş bir patikasında* yine karşılaşacağız ve ne projeler yapsak diye
ateş başına oturacağız! Ben ukuleleme davranacağım, o akordeonunu açacak... Güzel
bir düet yazılacak!
*1 Film: The Son of a Thousand Man
*2 The
Nature Conservancy (ABD), World Land Trust (İngiltere), Rewilding
Europe, Rainforest Trust, EarthTrust vb
*3 Coyote's Guide to Connecting with
Nature (Young ve ark., 2010, s. 95)
*4 Morgan, Marlo. Bir Çift Yürek, 1990,
Dharma Yayınları
*5 Robert Frost, The Road Not Taken
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder