18 Aralık 2024 Çarşamba

5. Doğadaki Son Çocuk


Aslında bu kitap kendini yazmaya, Erdoğan-Tamay-Ece bireylerinden oluşan mutlu kümeye 1976 yılında katılmamla başladı. Doğumumdan doğurmama kadar o mutlu ailede geçirdiğim her an, bu kitabın satır aralarında, dilinde, renklerinde...

Kanadalı yazar ve film eleştirmeni David Gilmour’a üniversitedeki abileri demiş ki bir gün: “Bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir. Başından sonuna kadar ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir.”[1] Bugünü “son” kabul edersek, ben de kurguyu daha net anlıyorum artık. “Hayatın anlamı, amacı” gibi bulmacaların sanki cevap anahtarı elime geçmiş de yaşamış olduğum şeylerin nedenini, niçinini çözüyorum onunla. İçimden fısıldayan seslerin, önüme çıkan yolların, beni nazikçe ittiren rüzgârların ne demek istediği, bunları takip ettiğim için nereye vardığım, nilüfer gibi açılıyor gözümün önünde.

Doğaya olan tutkum, AyşeCan’ı doğada büyütmek için uğraşmam, permakültürle tanışmam, bildiklerimi çocuklara anlatma girişimlerim, sürdürülebilir yaşamaya geçme çabalarım ve kırsala taşınmamız… Kısaca beni bu ana güzergâhta günümüze getiren yeşil yol, lezzetli Ankara armutlarıyla dalları tıka basa dolu bir ağacın altında başladı…




    Armut ağacım arka bahçedeydi. Yatak odamın penceresinden, üstünde kat kat istiflenen karı, sonra yeşillenip neşeli çiçekler doğuruşunu seyretmeye bayılırdım. Dallarında yaşayan kumru ve serçelerin sesi dersime, uykuma karışırdı. Minicik armutlarına göre kocaman bir cüssesi olan (ya da bana öyle gelen) bu ağaç, arka bahçemin masalsı ana kahramanıydı. Ben ve iki-üç canciğerim, bu masalın içinde, onun üstünde, altında, civarında, çok mutlu ve “özel” bir çocukluk geçirdik.

Doşu, benden daha cesur ve kedi gibiydi; bir saniyede en yüksek dallara tırmanır kopardığı armutları aşağıda branda gibi gerdiğim hırkama atardı. Oturur duvar üstüne, armutları üstümüze sıvazlayıp yerdik. Yere düşen yaprakları toplayıp, desteleyip, evcilik için para yapardık (şimdiki gibi gerçek hayatın bire bir kopyası, evcilik gereçleri yoktu; iyi ki...).

Hep dışarıdaydık... Dışarıya bayılıyordum. Top oynamak, ip atlamak, duvardan atlamak, duvara çıkmak, garajın kenarındaki demirlere tırmanmak, tırmanılacak herhangi bir şey bulmak, arkadaki apartmanın tehlikeli (!) toprak yamacından alt mahallelere inmek, macuncunun yolunu gözlemek, yağmur bastırdığında saçaklar altına oturup bir şeyler yemek çok ama çok keyifliydi.

Ön bahçede beyazlı pembeli çiçekleri olan bir çalı vardı. Minicik, damlacık gibi keseleri vardı çiçeklerinin. Onları ağzımıza alıp, patlatıp balını emerdik. Bunu ilk kim keşfetti bilmiyorum, ama hayatımız keşifti zaten... Her kuytu, her bahçe, köşe-bucak, gizemi çözülmesi gereken esrarengiz bir görev, biz de birer kâşif, belgeselci, dedektiftik.

Kar tutunca -ki hep tutardı Ankara’da, 80’lerde- bir karton parçasıyla kaldırımdan aşağı uçardık. Belimize kadar yutardı bizi kar bahçede. Ben “İmdaat, kurtarın beni!” diyen dağda mahsur kalmış çocuğu, Ezu da canı pahasına onu çekip çıkaran kurtarıcıyı oynardı! Eve girdiğimde bütün bedenimin kardan kıpkırmızı yandığını, fanilamın, çorabımın içinden kar topçuklarını temizlediğimizi hatırlarım. Annem “Ah çok üşümüş bu, hasta olacak!” diye feryat etmezdi; sıcacık bir ıhlamur içirirdi, yanında da o muhteşem katmerli börekler, oh mis…

Garaj çatısından sarkan dev buzları koparır, yalardık; kılıç gibi vururduk onları birbirine, çat çut... Hüloşu’nunki mi önce kırılacak, benim ki mi? Arka bahçenin buz tutan araba parkında kaymak kesmezse, babam beni Kurtuluş Parkı’nda buz pateni yapmaya götürürdü. Kuzenim Peto’yla orada buluşurduk. Ne o pist ne de paten yapmak bir lükstü; şehrin göbeğinde tüm çocukları buluşturan tıklım tıklım buz sahasında, cızır cızır paten sesleri içinde, ne heyecanlanırdım Allah’ım. Sonra Zuhal yengem alırdı bizi, yakalamaca oynaya oynaya onların evine yürürdük.


Atatürk Orman Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim, kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”, arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla bağ kurmama. 

Atatürk Orman Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim, kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”, arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla bağ kurmama. 

‘Doğaya bir kere bağlanmışsanız, bu bağ hep canlı kalır. Doğa ömrümüzü aydınlatmayı, bizi kaldırmayı ve taşımayı sürdürür.'
                                                   Richard Louv

“Özel” olduğunu düşündüğüm çocukluğum, hep “dışarıda” olduğumuzdandı. Annem dışarıyı bir tehlike olarak görmüyor, güneş batana kadar eve girmemizi beklemiyordu. Başkentliydik, ama serbest gezinen köy tavukları gibiydik; caddede oturuyor ama bahçede yaşıyorduk. Hem özgürdük hem de güvendeydik. 

...........................................

Mavi Tren, çocukluk yıllarıma olan özlemin şarkısı… Değerli müzisyen arkadaşım Uli Geissendoerfer’ın bir bestesi üzerine yazdığım Türkçe sözler ile 2022’de SAF Records tarafından çıkarıldı. Canım eşim, Gökhan’ım da onu resimledi. Dinlemek isterseniz, barkod sizi yönlendirecek…

 


Mavi Tren

Bir mavi tren kalkmış çocukluğumdan
Bütün sevdiklerim, hepsi bir vagonda
Bir mavi tren gelmiş çocukluğumdan

Kar kokan kışlar, armudumun tadı
Kızıl akan ırmak, buğdayın sarısı
Önüm, arkam, sağım, solum, Doşu’m,
Hüloşu’m, Ezu’m, can dostlarım
Özlediğim doğallık, mertlik,
Güven duygusu,
Babamın sesi, sevgisi
Hepsi bu vagonda,
Karşımda durmuş,
Kapı açılmış…

Bir mavi tren gelmiş çocukluğumdan
Nasıl da beklenmiş,
Nasıl özlenmiş,
Farkına varmadan.

 
Söz, vokal: Ebru Berker Sarpkaya
Beste, piyano: Uli Geissendoerfer
Mix, mastering: Yuri Ryadchenko
Kapak resmi: Gökhan Sarpkaya


...........................................


Bir gün büyüdüm.

İstanbul’a taşındım, evlendim, Can ve Ayşe’nin annesi oldum. Onlar hayatta değilken, hatta beşikteyken her şey rayına binmiş gidiyordu; şehir hayatının bir memuru olarak, hesabıma düşen asgarî bir ağaç, bir deniz manzarası ile kıt kanaat geçiniyor, şikâyet ettiğim şeyleri sineye çekmeye alışık, bununla barışık yuvarlanıp gidiyordum. Ağaç yerine paspası tırmıklamayı kanıksamış tekir kedime benzemiştim. Kapının açık olduğunu fark etmiyordum- ki zaten fark etsem de korktuğumdan, çıkmazdım…

AyşeCan ne zaman ki ayağa kalktı ve doğanın kucağına atladı, o kapıdan uzun zamandır ben de sanki ilk defa çıktım!

2013’de “Doğadaki Son Çocuk”[2] geçti elime; beni doğayla yeniden, tatlı tatlı, ama daha güçlü bağlayan kitaptır kendisi... Elimden düşüremiyordum onu, her satırın altını çiziyor, çocukları daha bir doğada, daha bir doğal nasıl büyütebilirim diye notlar alıyordum günlüğüme. O kadar çok not alıyordum ki bir gün kendime dedim ki “Senin yaptığın, kitaptan alıntılar yazmak değil, kitabı baştan aşağı kopyalamak!” Ama gerçekten, biri sanki benim düşüncelerimi, anlatamadığım ama hissettiğim şeyleri almış ve Richard Louv diye başka bir yazarın ismiyle basmıştı!

Richard Louv Amerikalı bir gazeteci ve yazar. Çocukları, aileleri ve toplulukları
doğaya bağlamak için adı “Children and Nature Network
” (Çocuklar ve Tabiat Ağı) olan uluslararası bir hareketin başlamasına ön ayak oldu. “Doğa yoksunluğu sendromu” ifadesini kavramsallaştırdı ve çocuğu “soyu tehlike altında olan bir tür” olarak betimledi ki bu beni çok düşündürmüştür. Eşim Gökhan da bir gün benzer bir şey söyleyiverdi: “Bence çocukluğunu 80’lerde yaşamış bizim kuşakla birlikte doğada uzun uzun oynama faslı kapandı.” Konuşmadan kahvelerimizi yudumladık sonra… “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” diyen Herakleitos kadar bilgece hazmedemedik sanki bu tespiti. Bazı şeyler hiç değişmemeliydi…

Louv, 2023’de TEMA ile bir söyleşi[3] de yaptı. Güzeldi. Keşke ben de birkaç soru sorabilseydim ona.

Bize dönersek, sürekli birileri “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu”ndan bahsediyordu etrafımda; Can'ı bu cümlenin öznesi yapıyorlardı. Elbette her (doğuştan) evhamlı anne gibi onu psikologlara götürdüm, oyun terapisiyle ve başka yollarla testler, gözlemler yaptılar. Yuri buna gerek olmadığını söylüyordu ama “sadece ne dediklerini duymak istiyorum” diyerek en az üç farklı psikoloğa gittim. Sonuçta bu DEHB kelimesi bir gıda ambalajının içerik etiketi gibi oğlumun üstüne yapıştı kaldı. Diyordum ki kendi kendime: “Çocuğun kalbinde, ciğerinde bir sorun yok! Hormonlarıyla ilgili bir durumdan dolayı varsın dikkati dağınık olsun. Bu aynı sarı saçla, maviş gözle doğması gibi bir şey; bu dağınıklık onu “o” yapan bir özellik… Bununla savaşmak ve onu yok etmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek ve bundan keyif almak lazım.” Bu sözlerimin, kişisel düşüncelerimin sizi bir şeye inandırmak ya da ikna etmek gibi bir amacı yok. Hayat yolundaki her seçimimiz bizi şu an olduğumuz noktaya getiriyor ya; sadece o yolculuğu anlatmak niyetindeyim.

Bir psikolog bize ilaç yazmak için o kadar dil dökmüştü ki o günü hiç unutmuyorum… “Hanımefendi siz şimdi ilaçsız, davranış terapisiyle halledelim bu durumu diyorsunuz da bu çocuk ergenliğe girerken çok büyük problemler yaşayacak, arkadaşları tarafından dışlanacak, dışlandıkça suç işlemeye meyilli kişilerle takılacak, derken istemeden suça karışacak ve hatta bu durum gençliğinde ciddi kriminal vakalara- hatta intihara kadar gidebilir!” … … Bunu duyunca gözbebekleri kızarmış, burnundan ince dumanlar yükselen bir ejderhaya dönüştüm… “Yavrumun içindeki ateşi söndürecek hiçbir iksiri kabul etmiyorum!” diye gürleyerek kanatlarımı yere vurdum ve mağarayı kor alevden bir fırtınayla beraber terk ettim! 

Tolga’m, canım yeğenim bana demişti ki bir gün: “Şifalandıran her şey bir ‘ilaç’ sayılabilir… Müzik bile…”

Çok güzel bir ifadedir bu, çok basit ama kapsamlıdır; şifanın herkes için somut ve tek bir reçetesi olmadığını imâ eder. Ben de doğanın “muhteşem bir şifacı”[4] olduğunu düşünüyordum; ormanın, kumsalın, kırların (sonrasında da kırsalda yaşamanın) çocuklarıma her bakımdan iyi geleceğine inanıyordum. Sürekli bir koşullandırma ile ıstakoz kıskacı içinde hissetmekten bıkıp sağlığımız konusunda daha çok iç sesimi dinlemeye, daha bütüncül yolları araştırmaya başlayışım bu döneme denk düşer…




Ayşe ve Can şu an, 24 Ocak 2025 tarihinde yetenekli, iyi kalpli, gözleri pırıl pırıl, hayalleri olan iki genç. Sakin, yeşil bir kasabada yaşıyoruz. Evet denize pek girmiyorlar, ekran oyunlarını doğada oynamaya yeğliyorlar ama çağın en büyük salgını olan teknoloji ile sıradan bir “aldım-verdim” seremonisi bu. Her şey yolunu, dengesini bulacak. İlaç vermediğimiz için Can dışlanıp bir suç makinasına dönüşmedi, bunalımda ve çete mensubu biri de olup çıkmadı!  Top oynamayı seven arkadaşlarıyla pek ortak bir taban yakalayamasa da, okulu sevmediği için pek ders çalışmasa da, özgür, sorgulayan ve müzisyen bir ruhu var onun. Bir gün kendi sebebini, amacını bulacak. Hiçbir şeyin tek bir yolu yok şu hayatta.

Armut ağacım da dün rüyamdaydı. Kesmişler garibimi, oyun evimizi... Tüm bahçe beton olmuş, her yer tellerle çitlenmiş. Arabayla araba, evle sokak, doğayla insan arasındaki tüm sınırlar bileylenmiş. Belki de rüya ve gerçeğin sınırları buğulandı bende, belki bunlar gerçekten oldu; emin değilim. Keyifsiz kalktım. Ama Gökhan’ım kahve yapıyor…  Pencerenin önüne kadar eğilmiş begonvilin kolu; pembesi damlıyor. Geçtim hemen masama… Her yeni bölüm rüyaların tersini yazıyor ve işte kitabım da yaşamım da bu heves ile ilerliyor.



[3] Röportaja https://minik-yavrutema.org adresinde “Richard Louve” diye aratarak ulaşabilirsiniz 



[2] Louv, Richard. Doğadaki Son Çocuk, TÜBİTAK Yayınları, 2010


[1] Gilmour, David. Film Kulübü, Domingo Yayıncılık, 2010, s.39
[4] Ruiz, Don Jose. Şamanın Şifa Çantası, Butik Yayınları, 2021, s.12




6 Aralık 2024 Cuma

4. Bağışıklık Sistemine 'Soğuk' Bir Yaklaşım

Bu kitabı yazmaya başladığım 2024’ün şu soğuk Aralık gecesinde yanıma gelip “Bir yerde çikolata var mı anniş?” diye soran oğlumun üstündeki şort ve atleti görünce içim ürperiyor, ama aynı zamanda gülümsüyorum. On üç yıldır pek hastalanmamalarını, hastalansalar da çabuk iyileşmelerini, bağışıklık temellerinin sağlam atıldığına bağlayabilirim artık; fazlasıyla deney yaptık! Aşağıda okuyacağınız yazıyı 2012’de yazdım. Kendi ebeveynlik ve öğretmenlik yolculuğumdaki ilk uyanışları belgeleyen önemli bir doküman olduğundan ve size de tanıdık, ilginç, belki aykırı geleceğini düşündüğümden, kitabıma dahil etmeye karar verdim. İşte kendisi… 


Bağışıklık Sistemine 'Soğuk' Bir Yaklaşım

Sonbaharın son pastırma güneşi de bulutların sofrasında eriyip gitti. İçimde bir sevinç lodosu, dışarı fırlattı beni… Rüzgâra açmalıyım yakamı, yağmura eğmeliyim yüzümü... Çimlerin omuzunda taşınan kıtır yaprakları, göğün kasvet çalışmalarını, betondan ahşaba taşınan hayvanları izlemeliyim kış gelmeden. Artık iki küçük can yoldaşım var; heyecan duyduğum şeyleri onlarla paylaşmak yeni yaşama sevinçlerimden. Sanki sanal olarak ömrüm uzuyor tepkilerini izlerken. İşte rüzgâr evin içinde kapıları çarpmaya başladığında ikizlerime ön sıradan dalgaları izletmek için kalbim de çarptı. Can uyumuyordu, ilk onu kaptım kaçtım sahile.


  

Tam istediğim, hayal ettiğim şeyler oluyordu; Can’ın tenten perçemi rüzgârın son baharıyla havalanıyor, deniz kokusu emrivakiyle burnuna doluyor, tüm duyuları “yeni bir şeyler” diye adlandırdığı ipuçlarını topluyordu... Derken bir amca uzaktan hararetle kendi başını tutarak, “Üşür, üşür, şapka tak!” diye bağırdı. Gülümsedim. Derken bir teyze oturduğu banktan, “Önünü ört, hasta olacak!” dedi. “Olmaz!” dedim. Sonra bir başkasıyla “Denizden doğru esiyor çok…”, “Bir şey olmaz, eşofmanı var!” diye chat’leştik. Sonbaharı karşılama yürüyüşümüz boyunca çiseleyen bu müdahaleler yine beni gazoz gibi çalkaladı.


Neden hep çalkalandığımı anlamıyorum. Sonuçta bu toplumda arkadaşının annesi, bindiğin taksinin şoförü, girdiğin dükkândaki tezgâhtar bile senin hayatına “çat” diye sarı kart gösterme hakkına sahiptir, buna alışığızdır. Ama “anne” olunca tahammül çıtan rekor alçaklığa iniyormuş. Ben ikizlerimin dayanıklı olmasını istiyorum, biraz rüzgâr yiyip soğuk su içtiklerinde, içlerine atlet giymediklerinde hastalıkla boğuşmalarını istemiyorum. O yüzden doğduklarından beri -ki aralık doğumlular- hafif giydiriyorum, fazla örtmüyorum, gereksiz çoraptan kaçınıyorum, soğuk denize ayaklarını sokuyorum ve buna sistematik bir özen gösterdiğim için de üşüyecek, hasta olacak, nazar değecek gibi her köşeden fırlayan kehanetler beni bezdiriyor. Üstelik defans oyuncusu olmaktan da çıktım, “bağışıklık sistemi”nin bir misyoneri gibi, sıcak havada sarıp sarmalanmış bebekleri gördüğümde annelerine dil döküyorum. Ben de bezdiriyorum!


Sistem herkesin dilinde aslında; onu ayakta tutmak için gerekli gıdalar, vitaminler internetten bulunabiliyor. Ama benim merak konum, sistemin kuzey yıldızlarından Rusya, Hollanda ve İskandinavya’nın çocuklarına uyguladıkları “üşümezlik” politikası. Bu merakı fişekleyen üç şey oldu hayatımda: kar tutunca çocuklar gibi sevinip bahçeye inen ve çıplak ayak yürüyen Ukraynalı bir adamla evli olmam, şubat akşamında banyo yaptıktan sonra yatıp, sabah okula nemli saçla giden ve nasılsa zatürree olmayan (!) Hollandalı kuzenlerimi görmem ve uyku odasında değil de okulun bahçesinde uyuyan İsveçli anaokulu öğrencilerini seyretmem.


Bağışıklık sistemini güçlendirmek için kendine türlü türlü “soğuk” şakalar yapan Yuri’nin bu sevdasını bir kaçıklık, hastalığı davet eden bir gereksizlik olarak görürdüm. Ankara’nın ’80’lerindeki karlı bahçemize daima iki yün çorap üstüne kar çizmesi, kar tulumu, eldiven ve başlıklarla bir astronot gibi sağlam ayak basmış bir çocuk olarak, ayağımın çıplağını kara temas ettirmem mümkün değildi! Ama zamanla bunu denemek için kendimi zorladım. Hep sandığım şoke edici soğuk hissinden ziyade “sıcak” bile denebilecek bir yanmaydı duyumsadığım. Zaten topu topu birkaç dakika yürünüyordu ve üşümeye fırsat vermeden çoraplar çekiliyordu. Yuri derdi ki: “Amaç üşümek değil, kan dolaşımını hızlandırmak.”


Yuri kan dolaşımını, sıcak banyodan çıkmadan önce tam dümen soğuğu açarak da hızlandırmayı seviyordu. Duştan gelen şok seslerini duyunca, “Bir insan vücuduna niye bu işkenceyi yapar?!” diyerek, umarsız yaşlı bir kedi gibi kıvrılıp geçerdim banyonun önünden.

Yıllar içinde “soğuk” merakım daha da arttı. Hollanda ve Almanya’da pek çok yerli arkadaşımın evinde kaldım. Bütün evler soğuktu. Öyle ki dışarıdan içeri girdiğimde pek bir hava değişikliği olmuyor, bende palto çıkartma hissi uyandırmıyordu. Genelde işe giderken kaloriferleri kapıyor, gelince açıyor, gece yatarken yine kapıyorlardı. Bunların hepsi çoluk çocuklu evlerdi ve çocuklar dahil kimse benim gibi pantolonun içine külotlu çorap giymiyordu. Çocuklar yağmurdu çamurdu, dondu buzdu demeden hep bahçede ve açık sahalarda top oynuyor, geziye de gidiyor, bisiklete de biniyordu. Evlerinde kaldığım Hollandalılar, İstanbul’a bizi ziyarete geldiklerinde fenalık geçirdiler diyebilirim; üstelik aylardan ocaktı. Kapı pencere açık yattılar, yine de rahat uyuyamadılar. Çocuklarını da muz gibi soydukça soydular. 

Üniversiteden arkadaşlarımla bir yuva açma projesi için kuzey ülkelerini daha kapsamlı araştırmaya başladığımızda öğrendiğim şeyler o kadar ilginç ve yeni gelmişti ki, o zamanlar öğretmen olarak epey etkilenmiştim. Şimdi bir anne olarak bu etki devam ediyor; soğuğa gayet sıcak bakıyorum artık!

“Soğuk, kuzey ülkelerinin göbek adı; çocuklar mecburen soğukta büyüyecek!” diye düşünebilirsiniz. Aslında öyle değil… Bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inandıkları için pek çok uygulamayı özellikle yapıyorlar. Örneğin İsveç’te çoğu anaokulunda yataklar verandada ve çocuklar uyku saatlerinde sıkıca giyinip dışarıda uyuyorlar. Hava nasıl olursa olsun, her gün mutlaka göl kıyısına, ormanlık bir alana, parka gidiyorlar. Öğretmenler, dışarı çıkmaları çok önemli, diyor, hava almaları, koşmaları, zıplamaları lazım. Yağmurun en cılızında, rüzgârın en melteminde bile bizim yuva çocuklarının binaya tıkılıp kaldıkları aklıma geldikçe çok üzülüyorum.

İzlanda’da yıllardır süregelen bir gelenek, bebekleri pusetleriyle evin önünde ya da bahçesinde uyutmak. İzlandalı anneler, açıkhavada ve soğukta bebeklerin daha iyi uyuyacaklarını ve sağlıklı olacaklarını düşünüyor. Tabii fiyatları bin doların üstünde olan dev pusetler içinde koza gibi sarılmış bebekler soğuktan gayet iyi korunuyor. Evin bahçesini bırakın, kafelerin, dükkânların önlerinde bile park etmiş pusetler görüyorsunuz. Bize “Yok artık daha neler!” dedirtecek bu tablo Danimarka’da da var. Başkent Kopenhag’ın kaldırımlarında, içinde uyuyan bebeklerle onlarca puset görmek mümkün. Bu ülkelerde hiç çocuk kaçırma olayı görülmemesi de parantez içinde gıpta edici bir gerçek.





Norveç’te açıkhava anaokulları var. Günün çoğunu nehir kenarında, ağaçlarda, kayalıklarda, bozkırda geçirdikleri bu okullarda çocuklar çok mutlu. Saat başı aktiviteden aktiviteye koşturulan şehir sisteminin aksine burada hayatı doğal bir akışla öğreniyorlar. “Kötü hava yoktur, kötü giyinmek vardır” Norveç’te bir deyim. Öğretmenler buna gönülden inanıyor ve “Bizler çocuklar için rol modeliz; onların havaya ve hayata olan tutumlarını şekillendiririz,” diyor. Veliler de mutlu; çocuklarının açıkhavada güçlendiğini, sanılanın aksine daha az hasta olduğunu, iç mekânda tıkış tıkış oturmanın enfeksiyon riskini yükselttiğini düşünüyor.




2006’da bir UNICEF raporu, endüstri ülkeleri içinde en sağlıklı çocukları olan üç ülkeyi Hollanda, İsveç ve Danimarka olarak sıralamış. Türkiye’yi ise, “Çocuğum üşüyecek” diye en aklı çıkan annelere sahip, buna rağmen en çok hasta olan çocukların ülkesi olarak ele almış olmalılar! 

Bağışıklık sisteminin soğukla olan ilişkisi hakkındaki inanç ve bulgularımın, serideki ilk sonuna geldim. Sonraki bölümlerde Rusya’nın çılgın uygulamalarına, soğuğun neden sistemi güçlendirdiğinin efsaneden öte bilimsel nedenlerine ve çocuk doktorlarıyla olan sıcak sohbetlere yer vereceğim.


Kaynaklar:


Vaat ettiğim sonraki bölümleri hiç yazamadım, ama ilk çocuk doktorumuz, Afşin Ünver ile bu konuda çok sohbet ettik. Kendisi hep aynı şeyi tekrarlardı: “Yavrucum soğuk hasta etmez, virüsler hasta eder.” Bu cevabı çok sever ama yine de defalarca teyit etmek isterdim: “Di mi Afşin?”, “Yani camı açık kalmıştı, ondan hasta olmadı değil mi Afşin?” O da sabırla, “Hayır Ebru’cum!” derdi. Dünya tatlısı doktorumuzu maalesef çok erken kaybettik ama bize öğrettikleri, anlattıkları, zekâsı ve nüktedanlığıyla hiç aklımızdan çıkmıyor. Sen “oraların” da neşesi olasın can doktor!...

2012’de çocuklar hayatının birinci yıllarındaydı, biz de annem-ablam-ben birbirimizle yeniden tanışıyorduk sanki. Yeniyetme bir anne olarak, “ergenlik” dönemine benzer egosal kabarmalar yaşıyordum. Mesela çocukları dışarı çıkarırken ablam bir yerden birer bere bulup kafalarına geçirdiğinde çok sinirleniyordum! “Hayır, hava berelik değil abla!”, “Ben öyle istemiyorum abla!” filan gibi, belki de kırıcı çıkışlarım oluyordu. Gerçekten, “ilk annelik” dönemi ergenlik egosantrizmini andırıyor; kendi söylediklerinin, düşündüklerinin en doğru olduğunu savunuyor, duygularının başkaları tarafından anlaşılmasının güç olduğunu düşünüyorsun! Şimdi ablan çoktan bir çocuk büyütmüş, annenin tecrübe yılları yıldız olmuş, general omzundaki gibi sıralanmış, e sen de annelik kimliğini arayan orta yaşlı bir ergensin; vallahi bu dönemden kazasız belasız, küsmeden, kopmadan çıkmış olmamız büyük başarı sanırım! 





1 Aralık 2024 Pazar

3 Güneysu Apartmanı

Yaşadığımız apartmanlar, çocuklarla çevirdiğimiz dizi filmin hem bölümleri, hem setleri… “Hatırlıyor musun, İdil İrem’i nasıl tırtıl basmıştı!”, “Önal’daki son yılbaşında Ayşe niye ağlamıştı?”, “Güneysu’nun mutfak bölmesine saklanırdınız!” Aslında “apartman”, kokusuyla, konumuyla, güneşe selam duruşuyla, duvarlar arasında geçen olayları betondan derisine emişiyle sessiz bir organizma sanki! Bir kişiliği, bir zekâsı var; sevildiğini veya sevilmediğini algılayıp buna karşılık veriyor bitkiler gibi… Biz çok şanslıyız. Evlerimiz bizi sevdi, biz de onların her birini zaman kapsülünde fotoğraflarla, bestelerle dondurduk. 

Dizinin ilk bölümünün çekildiği yer, Güneysu Apartmanı. Benim için milattan sonraki ilk yıllar. Mizaçları baş veriyor, benlikleri filizleniyor… Ben biraz daha rahatlamışım sanki. “Bilirkişi” havasında olmasam da kitapların yalancısı olmak üstdüzey yetkili gibi hissettiriyor az çok. Doğru bildiğim şekilde büyütüyorum çocukları. Kanımda kendi baba ve annemin doğruları, kendiminkilerle esnetip onları, Yuri’ninkilerle ortalamasını alarak bir yol bulmuşum, keyfime diyecek yok! Anne miyim çocuk mu, belli bile değil!

Tamer dayım gülüyor halime; “Bu ne sabır bılıbılı[1]!” diyor havaya kuru fasulyeleri fırlatıp kahkahalar atan ikizlere sinirlenmeyip, tersine oyunlarına katıldığım için… Nasıl sinirleneyim, çok bekledim ben onları, beyaz gökkuşağını bekler gibi… Ama sinirlenmemek için bir harekât planım vardı: formda olmak! O minicik, bir somun ekmek boyunda ve gramajında bebeciği kucağınızda bir saat tutmaya kalkarsanız iki külçe altına dönüşüyor! Kollarınız güçsüz, sırtınız, karın ve bacak kaslarınız zayıfsa çabuk yoruluyorsunuz. Çabuk yorulmak asabiyet demek, sabrın kısa devre yapması demek. İstemeyiz bunu! İstemeyin bunu! Yolda yürürken bir su birikintisine özellikle girip ayakkabılarını ıslatmış ve o birikintide akşamı etmeye karar vermiş bir çocuğa gösterdiğiniz tepki, yorgunluğunuzla doğru orantıdadır! Yorgun, bitkin anne, “Hadi oğlum, n’apıyosun ya, yürü! Battı üstün başın!” deyip çocuğu ağlatarak sürüklerken, enerjik anne, “Ay seni yerim! Çok mu hoşuna gitti bu suda zıplamak, hadi beraber zıplayalım!” der. O yüzden formda olmak lazım! Beraber ve solo spor yapın; öyle iyi hissediyor ki insan! İyi hissetmek, onların enerjisine denk olmak lazım ki hayatımız onların muzırlıklarını sakince izleyip gülümseyebilmekle geçsin; sürekli durdurarak, keşfinden alıkoyarak, doğadayken aldığı kocaman keyifleri kısa keserek değil. (Ben bunu bebeklikten çocukluğa geçerlerken çok iyi becerdim, ama çocukluktan ergenliğe geçerlerken sporu hayatımdan uzaylılar çekip aldı sanki; yürüyüşe bile çıkamadım ve böylece “YAA!” dönemim başladı. Açılımı: “Yorgunluk, Ağrılar, Asabiyet!”)



[1] Bılıbılı: Dayımla aramızda kullandığımız bir sevgi sözcüğü.




Güneysu bize doğaya, doğala giriş dersliği gibiydi. Balkonunda, pencere önünde ektiğimiz ve doğumunu, ergenliğini tecrübe ettiğimiz sebze, ot, çiçekler say say bitmez. 1-2 yaşlarından itibaren toprağa değdi elleri Can’ın; gözünün önünde büyüyüp boyunu geçen ayçiçeğinin ortasından çekirdek çıkardı Ayşe. Buna çanak tutabildiğim için kendimi seviyorum. Yıllar sonra farklı okullarda bahçe öğretmeni olunca görecektim ki, toprağa değmemek için çiçek dikemeyen, elini sürekli yıkamaktan iş yapamayan bir sürü çocuk var. Oysa yaşam biz toprağı tanıyıp sevdikçe, o da tohumları çimlendirdikçe sürecek.


Bitkilerle, toprak, taş, kum ve suyla saatlerce oynayabiliyordu AyşeCan[2]. Daha önce çocuğun olmadıysa, bu tip gözlemler yavaş yavaş demleniyor sende. Onlar nasıl “A aa bu ne? Yumuşak bir şey… Adı kummuş! Süper ya!” gibi bir farkındalık yaşıyorsa, sen de “A aa, amma da büyülenmiş gibi oynuyorlar kumla, hiçbir oyuncakla bu kadar uzun ilgilenmemişlerdi!” diye geçiriyorsun içinden ve işte yavaş yavaş çocuğunu büyütme kitapçığını yazıyorsun, el yordamıyla, el yazmasıyla…



[2] İki kelime arasında bilerek “ve” yok. “AyşeCan” benim çocuklara seslenme biçimim oldu zaman içinde. Tek isim gibi. Kitabın bundan sonraki bölümlerinde de bu şekilde, tekil özne gibi kullanacağım onu; yanlış yazdım sanılmasın.


İkisinin de plastik bir oyuncağa nazaran doğal maddelerden daha çok zevk aldığını anladıktan sonra balkonu bir laboratuvara çevirdim. Sokakta bulduğumuz uzun ahşap bir rafı eve taşıyıp, AyşeCan için bir çalışma (!) masası yaptım. O masanın altını üstünü hıncahınç doldurdum. Taşlar, midyeler, kozalaklar, kısa ve kör çubuklar, boy boy kap, kova kova kum, toprak, su, makarna süzgeci, fırça, çırpıcı, tahta kaşık, kepçe; sahilde, ormanda ya da mutfakta (yenemeyecek ve tehlikesiz) ne bulduysam… Bu balkon çocukların ilk bahçeleri, benimse huzur ve barış içinde hissettiğim tapınağım oldu. Onların bir icat üstünde çalışan bilimadamı ciddiyetinde oynamalarını seyrederken içim pamuk pamuk oluyordu. Zaten yaşam alanlarında bırakın bitkinin, yeşil renkli posterlerin bile bulunmasının insandaki kortizol seviyesini düşürdüğünü kanıtlayan bir sürü çalışma var.[3] Bu balkon hepimiz için, o kanıtların toplandığı yer olmuştu sanki.



[3] García, Héctor & Miralles, Francesc, Shinrin Yoku - Orman Banyosu, İndigo Yayınevi, Ocak 2020, İstanbul.




“Sallasak da mı uyutsak, sallamasak da mı uyutsak?” diye sorguladık bebeklerken. Büyüdüler, “Ayırsak da mı uyutsak, ayırmasak da mı uyutsak?” oldu sorunsal. Dikkat dağıtma sanatında ustalaştık, aktör, jonklör, sihirbaz olduk… Organizatör olduk, DJ olduk. Bodyguard, hayat koçu, hemşire, bazen de Şaman olduk. “Güvenli ev, sağlam kafa” dedik, tüm evi yeniden yapılandırdık. (Ona rağmen ilk iki yıla üç kaş dikişi, iki dil yarığı, bir bilek çatlağı sığdırdık.) Kısacası adın “ebeveyn”e çıkınca omuz başına düşen ağırlık iki katına çıkıyordu ve her şeyin doğru olması için çabalamak insanı geriyordu ama Freud’un “Ne yaparsan yap, her zaman yanlış yapacaksın!”[4] dediğini duyduktan sonra bir nebze rahatladık!



[4] “Ne yaparsan yap, her zaman yanlış yapacaksın. Eğitim imkânsız bir uğraştır... Aynı şey hükümet ve psikanaliz için de geçerlidir.” Freud, Analysis Terminable and Interminable, 1937.


AyşeCan eve geldikten kısa bir süre sonra aramıza Gül katıldı; çocukların sonradan kuzu sarması olacağı bakıcıları... Hikâyeler duyuyorduk, “Bu dördüncü bakıcı, bir türlü istediğimiz gibi olmuyor!” vs. Biz çok ama çok şanslıydık. İlk (ve son) dadımız Gül, kendi çocuklarını büyütmüş, emekli olunca ise tipik bir emekli gibi davranmak yerine kendini farklı dallarda eğitmeye adamış, çok şahsına münhasır biriydi. Onun kadar kitap okuyanını daha görmedim. Çocuk eğitimiyle, ilkyardımla ilgili sertifikalar aldı, tiyatro ve sanat kurslarına gitti; bir gün AyşeCan’ın maceralarını anlattığı bir masalı bastırmış: “Ben çocuklarıma kitap yazdım!” diye çıkageldi! Çocuklar kreşe başlayana kadar Gül’ün varlığı bana pansuman, ağrı kesici ve doping gibi geldi! Hâlâ görüşürüz ve daraldım mı hâlâ “Alo, imdat!” hattımdır Gül’üm.


Velhasıl günlerimiz dolu dolu geçti, iyi geçti Güneysu’da… Kafayı “düşmek, üşümek, hastalanmak, mikrop kapmak”la bozmamaya çalışan, cesur bir duruşum vardı. Çok az “Koşma!” diye bağırmışımdır, ya da “Düşersin!” diye şartlamışımdır onları. Yeniyetme bir anneye göre hiç fena sayılmazdım.

Kötü günlerimiz olmadı mı? Olmaz mı! Hatta çok kötüler de oldu… O günlerde Hakan Mengüç’ün İyi Beni Bulur defterine ihtiyacım varmış ama sekiz-dokuz yıl kadar ıskaladım ben onu. “İyi ya da kötü yoktur, olan vardır sadece; olana göre akışa düşmek vardır,” cümlesini mesela… İyi gelirdi duymak o zamanlarda. Ama içi ancak doldu nazarımda, biraz ileriyi görünce… Yaşadıklarımı “iyi-kötü” diye ayırmayıp, “olan-biten” diye sınıflandırınca, göğsüm kuş gibi hafifledi ve bu dizi filmin yeni bölümlerini seyretmek için hazır olduğunu fark etti.