18 Aralık 2024 Çarşamba

5. Doğadaki Son Çocuk


Aslında bu kitap kendini yazmaya, Erdoğan-Tamay-Ece bireylerinden oluşan mutlu kümeye 1976 yılında katılmamla başladı. Doğumumdan doğurmama kadar o mutlu ailede geçirdiğim her an, bu kitabın satır aralarında, dilinde, renklerinde...

Kanadalı yazar ve film eleştirmeni David Gilmour’a üniversitedeki abileri demiş ki bir gün: “Bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir. Başından sonuna kadar ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir.”[1] Bugünü “son” kabul edersek, ben de kurguyu daha net anlıyorum artık. “Hayatın anlamı, amacı” gibi bulmacaların sanki cevap anahtarı elime geçmiş de yaşamış olduğum şeylerin nedenini, niçinini çözüyorum onunla. İçimden fısıldayan seslerin, önüme çıkan yolların, beni nazikçe ittiren rüzgârların ne demek istediği, bunları takip ettiğim için nereye vardığım, nilüfer gibi açılıyor gözümün önünde.

Doğaya olan tutkum, AyşeCan’ı doğada büyütmek için uğraşmam, permakültürle tanışmam, bildiklerimi çocuklara anlatma girişimlerim, sürdürülebilir yaşamaya geçme çabalarım ve kırsala taşınmamız… Kısaca beni bu ana güzergâhta günümüze getiren yeşil yol, lezzetli Ankara armutlarıyla dalları tıka basa dolu bir ağacın altında başladı…




    Armut ağacım arka bahçedeydi. Yatak odamın penceresinden, üstünde kat kat istiflenen karı, sonra yeşillenip neşeli çiçekler doğuruşunu seyretmeye bayılırdım. Dallarında yaşayan kumru ve serçelerin sesi dersime, uykuma karışırdı. Minicik armutlarına göre kocaman bir cüssesi olan (ya da bana öyle gelen) bu ağaç, arka bahçemin masalsı ana kahramanıydı. Ben ve iki-üç canciğerim, bu masalın içinde, onun üstünde, altında, civarında, çok mutlu ve “özel” bir çocukluk geçirdik.

Doşu, benden daha cesur ve kedi gibiydi; bir saniyede en yüksek dallara tırmanır kopardığı armutları aşağıda branda gibi gerdiğim hırkama atardı. Oturur duvar üstüne, armutları üstümüze sıvazlayıp yerdik. Yere düşen yaprakları toplayıp, desteleyip, evcilik için para yapardık (şimdiki gibi gerçek hayatın bire bir kopyası, evcilik gereçleri yoktu; iyi ki...).

Hep dışarıdaydık... Dışarıya bayılıyordum. Top oynamak, ip atlamak, duvardan atlamak, duvara çıkmak, garajın kenarındaki demirlere tırmanmak, tırmanılacak herhangi bir şey bulmak, arkadaki apartmanın tehlikeli (!) toprak yamacından alt mahallelere inmek, macuncunun yolunu gözlemek, yağmur bastırdığında saçaklar altına oturup bir şeyler yemek çok ama çok keyifliydi.

Ön bahçede beyazlı pembeli çiçekleri olan bir çalı vardı. Minicik, damlacık gibi keseleri vardı çiçeklerinin. Onları ağzımıza alıp, patlatıp balını emerdik. Bunu ilk kim keşfetti bilmiyorum, ama hayatımız keşifti zaten... Her kuytu, her bahçe, köşe-bucak, gizemi çözülmesi gereken esrarengiz bir görev, biz de birer kâşif, belgeselci, dedektiftik.

Kar tutunca -ki hep tutardı Ankara’da, 80’lerde- bir karton parçasıyla kaldırımdan aşağı uçardık. Belimize kadar yutardı bizi kar bahçede. Ben “İmdaat, kurtarın beni!” diyen dağda mahsur kalmış çocuğu, Ezu da canı pahasına onu çekip çıkaran kurtarıcıyı oynardı! Eve girdiğimde bütün bedenimin kardan kıpkırmızı yandığını, fanilamın, çorabımın içinden kar topçuklarını temizlediğimizi hatırlarım. Annem “Ah çok üşümüş bu, hasta olacak!” diye feryat etmezdi; sıcacık bir ıhlamur içirirdi, yanında da o muhteşem katmerli börekler, oh mis…

Garaj çatısından sarkan dev buzları koparır, yalardık; kılıç gibi vururduk onları birbirine, çat çut... Hüloşu’nunki mi önce kırılacak, benim ki mi? Arka bahçenin buz tutan araba parkında kaymak kesmezse, babam beni Kurtuluş Parkı’nda buz pateni yapmaya götürürdü. Kuzenim Peto’yla orada buluşurduk. Ne o pist ne de paten yapmak bir lükstü; şehrin göbeğinde tüm çocukları buluşturan tıklım tıklım buz sahasında, cızır cızır paten sesleri içinde, ne heyecanlanırdım Allah’ım. Sonra Zuhal yengem alırdı bizi, yakalamaca oynaya oynaya onların evine yürürdük.


Atatürk Orman Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim, kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”, arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla bağ kurmama. 

Atatürk Orman Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim, kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”, arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla bağ kurmama. 

‘Doğaya bir kere bağlanmışsanız, bu bağ hep canlı kalır. Doğa ömrümüzü aydınlatmayı, bizi kaldırmayı ve taşımayı sürdürür.'
                                                   Richard Louv

“Özel” olduğunu düşündüğüm çocukluğum, hep “dışarıda” olduğumuzdandı. Annem dışarıyı bir tehlike olarak görmüyor, güneş batana kadar eve girmemizi beklemiyordu. Başkentliydik, ama serbest gezinen köy tavukları gibiydik; caddede oturuyor ama bahçede yaşıyorduk. Hem özgürdük hem de güvendeydik. 

...........................................

Mavi Tren, çocukluk yıllarıma olan özlemin şarkısı… Değerli müzisyen arkadaşım Uli Geissendoerfer’ın bir bestesi üzerine yazdığım Türkçe sözler ile 2022’de SAF Records tarafından çıkarıldı. Canım eşim, Gökhan’ım da onu resimledi. Dinlemek isterseniz, barkod sizi yönlendirecek…

 


Mavi Tren

Bir mavi tren kalkmış çocukluğumdan
Bütün sevdiklerim, hepsi bir vagonda
Bir mavi tren gelmiş çocukluğumdan

Kar kokan kışlar, armudumun tadı
Kızıl akan ırmak, buğdayın sarısı
Önüm, arkam, sağım, solum, Doşu’m,
Hüloşu’m, Ezu’m, can dostlarım
Özlediğim doğallık, mertlik,
Güven duygusu,
Babamın sesi, sevgisi
Hepsi bu vagonda,
Karşımda durmuş,
Kapı açılmış…

Bir mavi tren gelmiş çocukluğumdan
Nasıl da beklenmiş,
Nasıl özlenmiş,
Farkına varmadan.

 
Söz, vokal: Ebru Berker Sarpkaya
Beste, piyano: Uli Geissendoerfer
Mix, mastering: Yuri Ryadchenko
Kapak resmi: Gökhan Sarpkaya


...........................................


Bir gün büyüdüm.

İstanbul’a taşındım, evlendim, Can ve Ayşe’nin annesi oldum. Onlar hayatta değilken, hatta beşikteyken her şey rayına binmiş gidiyordu; şehir hayatının bir memuru olarak, hesabıma düşen asgarî bir ağaç, bir deniz manzarası ile kıt kanaat geçiniyor, şikâyet ettiğim şeyleri sineye çekmeye alışık, bununla barışık yuvarlanıp gidiyordum. Ağaç yerine paspası tırmıklamayı kanıksamış tekir kedime benzemiştim. Kapının açık olduğunu fark etmiyordum- ki zaten fark etsem de korktuğumdan, çıkmazdım…

AyşeCan ne zaman ki ayağa kalktı ve doğanın kucağına atladı, o kapıdan uzun zamandır ben de sanki ilk defa çıktım!

2013’de “Doğadaki Son Çocuk”[2] geçti elime; beni doğayla yeniden, tatlı tatlı, ama daha güçlü bağlayan kitaptır kendisi... Elimden düşüremiyordum onu, her satırın altını çiziyor, çocukları daha bir doğada, daha bir doğal nasıl büyütebilirim diye notlar alıyordum günlüğüme. O kadar çok not alıyordum ki bir gün kendime dedim ki “Senin yaptığın, kitaptan alıntılar yazmak değil, kitabı baştan aşağı kopyalamak!” Ama gerçekten, biri sanki benim düşüncelerimi, anlatamadığım ama hissettiğim şeyleri almış ve Richard Louv diye başka bir yazarın ismiyle basmıştı!

Richard Louv Amerikalı bir gazeteci ve yazar. Çocukları, aileleri ve toplulukları
doğaya bağlamak için adı “Children and Nature Network
” (Çocuklar ve Tabiat Ağı) olan uluslararası bir hareketin başlamasına ön ayak oldu. “Doğa yoksunluğu sendromu” ifadesini kavramsallaştırdı ve çocuğu “soyu tehlike altında olan bir tür” olarak betimledi ki bu beni çok düşündürmüştür. Eşim Gökhan da bir gün benzer bir şey söyleyiverdi: “Bence çocukluğunu 80’lerde yaşamış bizim kuşakla birlikte doğada uzun uzun oynama faslı kapandı.” Konuşmadan kahvelerimizi yudumladık sonra… “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” diyen Herakleitos kadar bilgece hazmedemedik sanki bu tespiti. Bazı şeyler hiç değişmemeliydi…

Louv, 2023’de TEMA ile bir söyleşi[3] de yaptı. Güzeldi. Keşke ben de birkaç soru sorabilseydim ona.

Bize dönersek, sürekli birileri “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu”ndan bahsediyordu etrafımda; Can'ı bu cümlenin öznesi yapıyorlardı. Elbette her (doğuştan) evhamlı anne gibi onu psikologlara götürdüm, oyun terapisiyle ve başka yollarla testler, gözlemler yaptılar. Yuri buna gerek olmadığını söylüyordu ama “sadece ne dediklerini duymak istiyorum” diyerek en az üç farklı psikoloğa gittim. Sonuçta bu DEHB kelimesi bir gıda ambalajının içerik etiketi gibi oğlumun üstüne yapıştı kaldı. Diyordum ki kendi kendime: “Çocuğun kalbinde, ciğerinde bir sorun yok! Hormonlarıyla ilgili bir durumdan dolayı varsın dikkati dağınık olsun. Bu aynı sarı saçla, maviş gözle doğması gibi bir şey; bu dağınıklık onu “o” yapan bir özellik… Bununla savaşmak ve onu yok etmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek ve bundan keyif almak lazım.” Bu sözlerimin, kişisel düşüncelerimin sizi bir şeye inandırmak ya da ikna etmek gibi bir amacı yok. Hayat yolundaki her seçimimiz bizi şu an olduğumuz noktaya getiriyor ya; sadece o yolculuğu anlatmak niyetindeyim.

Bir psikolog bize ilaç yazmak için o kadar dil dökmüştü ki o günü hiç unutmuyorum… “Hanımefendi siz şimdi ilaçsız, davranış terapisiyle halledelim bu durumu diyorsunuz da bu çocuk ergenliğe girerken çok büyük problemler yaşayacak, arkadaşları tarafından dışlanacak, dışlandıkça suç işlemeye meyilli kişilerle takılacak, derken istemeden suça karışacak ve hatta bu durum gençliğinde ciddi kriminal vakalara- hatta intihara kadar gidebilir!” … … Bunu duyunca gözbebekleri kızarmış, burnundan ince dumanlar yükselen bir ejderhaya dönüştüm… “Yavrumun içindeki ateşi söndürecek hiçbir iksiri kabul etmiyorum!” diye gürleyerek kanatlarımı yere vurdum ve mağarayı kor alevden bir fırtınayla beraber terk ettim! 

Tolga’m, canım yeğenim bana demişti ki bir gün: “Şifalandıran her şey bir ‘ilaç’ sayılabilir… Müzik bile…”

Çok güzel bir ifadedir bu, çok basit ama kapsamlıdır; şifanın herkes için somut ve tek bir reçetesi olmadığını imâ eder. Ben de doğanın “muhteşem bir şifacı”[4] olduğunu düşünüyordum; ormanın, kumsalın, kırların (sonrasında da kırsalda yaşamanın) çocuklarıma her bakımdan iyi geleceğine inanıyordum. Sürekli bir koşullandırma ile ıstakoz kıskacı içinde hissetmekten bıkıp sağlığımız konusunda daha çok iç sesimi dinlemeye, daha bütüncül yolları araştırmaya başlayışım bu döneme denk düşer…




Ayşe ve Can şu an, 24 Ocak 2025 tarihinde yetenekli, iyi kalpli, gözleri pırıl pırıl, hayalleri olan iki genç. Sakin, yeşil bir kasabada yaşıyoruz. Evet denize pek girmiyorlar, ekran oyunlarını doğada oynamaya yeğliyorlar ama çağın en büyük salgını olan teknoloji ile sıradan bir “aldım-verdim” seremonisi bu. Her şey yolunu, dengesini bulacak. İlaç vermediğimiz için Can dışlanıp bir suç makinasına dönüşmedi, bunalımda ve çete mensubu biri de olup çıkmadı!  Top oynamayı seven arkadaşlarıyla pek ortak bir taban yakalayamasa da, okulu sevmediği için pek ders çalışmasa da, özgür, sorgulayan ve müzisyen bir ruhu var onun. Bir gün kendi sebebini, amacını bulacak. Hiçbir şeyin tek bir yolu yok şu hayatta.

Armut ağacım da dün rüyamdaydı. Kesmişler garibimi, oyun evimizi... Tüm bahçe beton olmuş, her yer tellerle çitlenmiş. Arabayla araba, evle sokak, doğayla insan arasındaki tüm sınırlar bileylenmiş. Belki de rüya ve gerçeğin sınırları buğulandı bende, belki bunlar gerçekten oldu; emin değilim. Keyifsiz kalktım. Ama Gökhan’ım kahve yapıyor…  Pencerenin önüne kadar eğilmiş begonvilin kolu; pembesi damlıyor. Geçtim hemen masama… Her yeni bölüm rüyaların tersini yazıyor ve işte kitabım da yaşamım da bu heves ile ilerliyor.



[3] Röportaja https://minik-yavrutema.org adresinde “Richard Louve” diye aratarak ulaşabilirsiniz 



[2] Louv, Richard. Doğadaki Son Çocuk, TÜBİTAK Yayınları, 2010


[1] Gilmour, David. Film Kulübü, Domingo Yayıncılık, 2010, s.39
[4] Ruiz, Don Jose. Şamanın Şifa Çantası, Butik Yayınları, 2021, s.12




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder