Aslında bu kitap kendini
yazmaya, Erdoğan-Tamay-Ece bireylerinden oluşan mutlu kümeye 1976 yılında
katılmamla başladı. Doğumumdan doğurmama kadar o mutlu ailede geçirdiğim her
an, bu kitabın satır aralarında, dilinde, renklerinde...
Kanadalı
yazar ve film eleştirmeni David Gilmour’a üniversitedeki abileri demiş ki bir
gün: “Bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir. Başından
sonuna kadar ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir.”[1] Bugünü
“son” kabul edersek, ben de kurguyu daha net anlıyorum artık. “Hayatın anlamı, amacı”
gibi bulmacaların sanki cevap anahtarı elime geçmiş de yaşamış olduğum şeylerin
nedenini, niçinini çözüyorum onunla. İçimden fısıldayan seslerin, önüme çıkan
yolların, beni nazikçe ittiren rüzgârların ne demek istediği, bunları takip
ettiğim için nereye vardığım, nilüfer gibi açılıyor gözümün önünde.
Doğaya olan
tutkum, AyşeCan’ı doğada büyütmek için uğraşmam, permakültürle tanışmam, bildiklerimi
çocuklara anlatma girişimlerim, sürdürülebilir yaşamaya geçme çabalarım ve
kırsala taşınmamız… Kısaca beni bu ana güzergâhta günümüze getiren yeşil yol,
lezzetli Ankara armutlarıyla dalları tıka basa dolu bir ağacın altında başladı…

Doşu, benden daha cesur
ve kedi gibiydi; bir saniyede en yüksek dallara tırmanır kopardığı armutları
aşağıda branda gibi gerdiğim hırkama atardı. Oturur duvar üstüne, armutları
üstümüze sıvazlayıp yerdik. Yere düşen yaprakları toplayıp, desteleyip, evcilik
için para yapardık (şimdiki gibi gerçek hayatın bire bir kopyası, evcilik
gereçleri yoktu; iyi ki...).
Hep dışarıdaydık...
Dışarıya bayılıyordum. Top oynamak, ip atlamak, duvardan atlamak, duvara
çıkmak, garajın kenarındaki demirlere tırmanmak, tırmanılacak herhangi bir şey
bulmak, arkadaki apartmanın tehlikeli (!) toprak yamacından alt mahallelere
inmek, macuncunun yolunu gözlemek, yağmur bastırdığında saçaklar altına oturup
bir şeyler yemek çok ama çok keyifliydi.
Ön bahçede beyazlı pembeli çiçekleri olan bir çalı vardı. Minicik, damlacık gibi keseleri vardı çiçeklerinin. Onları ağzımıza alıp, patlatıp balını emerdik. Bunu ilk kim keşfetti bilmiyorum, ama hayatımız keşifti zaten... Her kuytu, her bahçe, köşe-bucak, gizemi çözülmesi gereken esrarengiz bir görev, biz de birer kâşif, belgeselci, dedektiftik.
Kar tutunca -ki hep
tutardı Ankara’da, 80’lerde- bir karton parçasıyla kaldırımdan aşağı uçardık.
Belimize kadar yutardı bizi kar bahçede. Ben “İmdaat, kurtarın beni!” diyen
dağda mahsur kalmış çocuğu, Ezu da canı pahasına onu çekip çıkaran kurtarıcıyı
oynardı! Eve girdiğimde bütün bedenimin kardan kıpkırmızı yandığını, fanilamın,
çorabımın içinden kar topçuklarını temizlediğimizi hatırlarım. Annem “Ah çok
üşümüş bu, hasta olacak!” diye feryat etmezdi; sıcacık bir ıhlamur içirirdi,
yanında da o muhteşem katmerli börekler, oh mis…
Garaj çatısından sarkan
dev buzları koparır, yalardık; kılıç gibi vururduk onları birbirine, çat çut...
Hüloşu’nunki mi önce kırılacak, benim ki mi? Arka bahçenin buz tutan araba
parkında kaymak kesmezse, babam beni Kurtuluş Parkı’nda buz pateni yapmaya
götürürdü. Kuzenim Peto’yla orada buluşurduk. Ne o pist ne de paten yapmak bir
lükstü; şehrin göbeğinde tüm çocukları buluşturan tıklım tıklım buz sahasında,
cızır cızır paten sesleri içinde, ne heyecanlanırdım Allah’ım. Sonra Zuhal
yengem alırdı bizi, yakalamaca oynaya oynaya onların evine yürürdük.
Atatürk Orman
Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda
beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim,
kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan
çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”,
arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla
bağ kurmama.
Atatürk Orman Çiftliği’nin dev papağanları, Kuğulu Park’ın kuğuları, babamla Botanik Parkı’nda beslediğimiz balıklar; ayrıca civcivlerim, kanaryalarım, mavi gözlü tavşanım, kıvırcık saçlı köpeğim hiç aklımdan çıkmıyorlar. Büyük bir şehrin “merkezi” çocuğu olarak büyümeme rağmen, “dışarısıyla”, arka bahçeyle, parklarla, hayvanlarla o kadar sıkı fıkıydım ki bu yetti doğayla bağ kurmama.
‘Doğaya bir kere bağlanmışsanız, bu bağ hep canlı kalır.
Doğa ömrümüzü aydınlatmayı, bizi kaldırmayı ve taşımayı sürdürür.'
Richard
Louv
“Özel” olduğunu
düşündüğüm çocukluğum, hep “dışarıda” olduğumuzdandı. Annem dışarıyı bir
tehlike olarak görmüyor, güneş batana kadar eve girmemizi beklemiyordu.
Başkentliydik, ama serbest gezinen köy tavukları gibiydik; caddede oturuyor ama
bahçede yaşıyorduk. Hem özgürdük hem de güvendeydik.
...........................................
Mavi Tren, çocukluk yıllarıma olan özlemin şarkısı… Değerli
müzisyen arkadaşım Uli Geissendoerfer’ın bir bestesi üzerine yazdığım Türkçe
sözler ile 2022’de SAF Records tarafından çıkarıldı. Canım eşim, Gökhan’ım da onu
resimledi. Dinlemek isterseniz, barkod sizi yönlendirecek…
Mavi Tren
Bir mavi tren kalkmış çocukluğumdan
Bütün sevdiklerim, hepsi bir vagonda
Bir mavi tren gelmiş çocukluğumdan
Kar
kokan kışlar, armudumun tadı
Kızıl
akan ırmak, buğdayın sarısı
Önüm,
arkam, sağım, solum, Doşu’m,
Hüloşu’m,
Ezu’m, can dostlarım
Özlediğim doğallık, mertlik,
Güven
duygusu,
Babamın
sesi, sevgisi
Hepsi
bu vagonda,
Karşımda durmuş,
Kapı açılmış…
Bir
mavi tren gelmiş çocukluğumdan
Nasıl da beklenmiş,
Nasıl
özlenmiş,
Farkına
varmadan.
Beste, piyano: Uli Geissendoerfer
Mix, mastering: Yuri Ryadchenko
Kapak resmi: Gökhan Sarpkaya
...........................................
Bir gün büyüdüm.
İstanbul’a taşındım,
evlendim, Can ve Ayşe’nin annesi oldum. Onlar hayatta değilken, hatta
beşikteyken her şey rayına binmiş gidiyordu; şehir hayatının bir memuru olarak,
hesabıma düşen asgarî bir ağaç, bir deniz manzarası ile kıt kanaat geçiniyor,
şikâyet ettiğim şeyleri sineye çekmeye alışık, bununla barışık yuvarlanıp
gidiyordum. Ağaç yerine paspası tırmıklamayı kanıksamış tekir kedime benzemiştim.
Kapının açık olduğunu fark etmiyordum- ki zaten fark etsem de korktuğumdan,
çıkmazdım…
AyşeCan ne zaman ki ayağa
kalktı ve doğanın kucağına atladı, o kapıdan uzun zamandır ben de sanki ilk
defa çıktım!
2013’de “Doğadaki Son Çocuk”[2] geçti elime; beni
doğayla yeniden, tatlı tatlı, ama daha güçlü bağlayan kitaptır kendisi... Elimden
düşüremiyordum onu, her satırın altını çiziyor, çocukları daha bir doğada, daha
bir doğal nasıl büyütebilirim diye notlar alıyordum günlüğüme. O kadar çok not
alıyordum ki bir gün kendime dedim ki “Senin yaptığın, kitaptan alıntılar yazmak
değil, kitabı baştan aşağı kopyalamak!” Ama gerçekten, biri sanki benim
düşüncelerimi, anlatamadığım ama hissettiğim şeyleri almış ve Richard
Louv diye başka bir yazarın ismiyle basmıştı!
Richard Louv
Amerikalı bir gazeteci ve yazar. Çocukları,
aileleri ve toplulukları
doğaya bağlamak için adı “Children and Nature Network” (Çocuklar ve Tabiat Ağı) olan uluslararası bir hareketin
başlamasına ön ayak oldu. “Doğa yoksunluğu sendromu”
ifadesini kavramsallaştırdı ve çocuğu “soyu tehlike altında olan bir tür”
olarak betimledi ki bu beni çok düşündürmüştür. Eşim Gökhan da bir gün benzer
bir şey söyleyiverdi: “Bence çocukluğunu 80’lerde yaşamış bizim kuşakla
birlikte doğada uzun uzun oynama faslı kapandı.” Konuşmadan kahvelerimizi
yudumladık sonra… “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” diyen Herakleitos
kadar bilgece hazmedemedik sanki bu tespiti. Bazı şeyler hiç değişmemeliydi…
Louv, 2023’de TEMA ile bir söyleşi[3] de yaptı. Güzeldi. Keşke
ben de birkaç soru sorabilseydim ona.
Bize dönersek, sürekli birileri “dikkat eksikliği
ve hiperaktivite bozukluğu”ndan bahsediyordu etrafımda; Can'ı bu cümlenin
öznesi yapıyorlardı. Elbette her (doğuştan) evhamlı anne gibi onu psikologlara
götürdüm, oyun terapisiyle ve başka yollarla testler, gözlemler yaptılar. Yuri
buna gerek olmadığını söylüyordu ama “sadece ne dediklerini duymak istiyorum”
diyerek en az üç farklı psikoloğa gittim. Sonuçta bu DEHB kelimesi bir gıda
ambalajının içerik etiketi gibi oğlumun üstüne yapıştı kaldı. Diyordum ki kendi
kendime: “Çocuğun kalbinde, ciğerinde bir sorun yok! Hormonlarıyla ilgili bir
durumdan dolayı varsın dikkati dağınık olsun. Bu aynı sarı saçla, maviş gözle
doğması gibi bir şey; bu dağınıklık onu “o” yapan bir özellik… Bununla savaşmak
ve onu yok etmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek ve bundan keyif almak lazım.”
Bu sözlerimin, kişisel düşüncelerimin sizi bir şeye inandırmak ya da ikna etmek
gibi bir amacı yok. Hayat yolundaki her seçimimiz bizi şu an olduğumuz noktaya
getiriyor ya; sadece o yolculuğu anlatmak niyetindeyim.
Bir psikolog bize ilaç yazmak için o kadar dil
dökmüştü ki o günü hiç unutmuyorum… “Hanımefendi siz şimdi ilaçsız, davranış
terapisiyle halledelim bu durumu diyorsunuz da bu çocuk ergenliğe girerken çok
büyük problemler yaşayacak, arkadaşları tarafından dışlanacak, dışlandıkça suç
işlemeye meyilli kişilerle takılacak, derken istemeden suça karışacak ve hatta
bu durum gençliğinde ciddi kriminal vakalara- hatta intihara kadar gidebilir!” …
Tolga’m,
canım yeğenim bana demişti ki bir gün: “Şifalandıran her şey bir ‘ilaç’
sayılabilir… Müzik bile…”
Çok güzel bir
ifadedir bu, çok basit ama kapsamlıdır; şifanın herkes için somut ve tek bir
reçetesi olmadığını imâ eder. Ben de doğanın “muhteşem bir şifacı”[4] olduğunu
düşünüyordum; ormanın, kumsalın, kırların (sonrasında da kırsalda yaşamanın)
çocuklarıma her bakımdan iyi geleceğine inanıyordum. Sürekli bir koşullandırma
ile ıstakoz kıskacı içinde hissetmekten bıkıp sağlığımız konusunda daha çok iç
sesimi dinlemeye, daha bütüncül yolları araştırmaya başlayışım bu döneme denk
düşer…
Ayşe ve Can şu an, 24 Ocak 2025 tarihinde
yetenekli, iyi kalpli, gözleri pırıl pırıl, hayalleri olan iki genç. Sakin,
yeşil bir kasabada yaşıyoruz. Evet denize pek girmiyorlar, ekran oyunlarını
doğada oynamaya yeğliyorlar ama çağın en büyük salgını olan teknoloji ile
sıradan bir “aldım-verdim” seremonisi bu. Her şey yolunu, dengesini bulacak.
İlaç vermediğimiz için Can dışlanıp bir suç makinasına dönüşmedi, bunalımda ve
çete mensubu biri de olup çıkmadı! Top
oynamayı seven arkadaşlarıyla pek ortak bir taban yakalayamasa da, okulu
sevmediği için pek ders çalışmasa da, özgür, sorgulayan ve müzisyen bir ruhu var
onun. Bir gün kendi sebebini, amacını bulacak. Hiçbir şeyin tek bir yolu yok şu
hayatta.
Armut ağacım da dün rüyamdaydı. Kesmişler
garibimi, oyun evimizi... Tüm bahçe beton olmuş, her yer tellerle çitlenmiş. Arabayla
araba, evle sokak, doğayla insan arasındaki tüm sınırlar bileylenmiş. Belki
de rüya
ve gerçeğin sınırları buğulandı bende, belki bunlar gerçekten oldu; emin
değilim. Keyifsiz kalktım. Ama Gökhan’ım kahve yapıyor…
[3] Röportaja https://minik-yavrutema.org adresinde “Richard Louve” diye aratarak ulaşabilirsiniz




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder