6 Aralık 2024 Cuma

4. Bağışıklık Sistemine 'Soğuk' Bir Yaklaşım

Bu kitabı yazmaya başladığım 2024’ün şu soğuk Aralık gecesinde yanıma gelip “Bir yerde çikolata var mı anniş?” diye soran oğlumun üstündeki şort ve atleti görünce içim ürperiyor, ama aynı zamanda gülümsüyorum. On üç yıldır pek hastalanmamalarını, hastalansalar da çabuk iyileşmelerini, bağışıklık temellerinin sağlam atıldığına bağlayabilirim artık; fazlasıyla deney yaptık! Aşağıda okuyacağınız yazıyı 2012’de yazdım. Kendi ebeveynlik ve öğretmenlik yolculuğumdaki ilk uyanışları belgeleyen önemli bir doküman olduğundan ve size de tanıdık, ilginç, belki aykırı geleceğini düşündüğümden, kitabıma dahil etmeye karar verdim. İşte kendisi… 


Bağışıklık Sistemine 'Soğuk' Bir Yaklaşım

Sonbaharın son pastırma güneşi de bulutların sofrasında eriyip gitti. İçimde bir sevinç lodosu, dışarı fırlattı beni… Rüzgâra açmalıyım yakamı, yağmura eğmeliyim yüzümü... Çimlerin omuzunda taşınan kıtır yaprakları, göğün kasvet çalışmalarını, betondan ahşaba taşınan hayvanları izlemeliyim kış gelmeden. Artık iki küçük can yoldaşım var; heyecan duyduğum şeyleri onlarla paylaşmak yeni yaşama sevinçlerimden. Sanki sanal olarak ömrüm uzuyor tepkilerini izlerken. İşte rüzgâr evin içinde kapıları çarpmaya başladığında ikizlerime ön sıradan dalgaları izletmek için kalbim de çarptı. Can uyumuyordu, ilk onu kaptım kaçtım sahile.


  

Tam istediğim, hayal ettiğim şeyler oluyordu; Can’ın tenten perçemi rüzgârın son baharıyla havalanıyor, deniz kokusu emrivakiyle burnuna doluyor, tüm duyuları “yeni bir şeyler” diye adlandırdığı ipuçlarını topluyordu... Derken bir amca uzaktan hararetle kendi başını tutarak, “Üşür, üşür, şapka tak!” diye bağırdı. Gülümsedim. Derken bir teyze oturduğu banktan, “Önünü ört, hasta olacak!” dedi. “Olmaz!” dedim. Sonra bir başkasıyla “Denizden doğru esiyor çok…”, “Bir şey olmaz, eşofmanı var!” diye chat’leştik. Sonbaharı karşılama yürüyüşümüz boyunca çiseleyen bu müdahaleler yine beni gazoz gibi çalkaladı.


Neden hep çalkalandığımı anlamıyorum. Sonuçta bu toplumda arkadaşının annesi, bindiğin taksinin şoförü, girdiğin dükkândaki tezgâhtar bile senin hayatına “çat” diye sarı kart gösterme hakkına sahiptir, buna alışığızdır. Ama “anne” olunca tahammül çıtan rekor alçaklığa iniyormuş. Ben ikizlerimin dayanıklı olmasını istiyorum, biraz rüzgâr yiyip soğuk su içtiklerinde, içlerine atlet giymediklerinde hastalıkla boğuşmalarını istemiyorum. O yüzden doğduklarından beri -ki aralık doğumlular- hafif giydiriyorum, fazla örtmüyorum, gereksiz çoraptan kaçınıyorum, soğuk denize ayaklarını sokuyorum ve buna sistematik bir özen gösterdiğim için de üşüyecek, hasta olacak, nazar değecek gibi her köşeden fırlayan kehanetler beni bezdiriyor. Üstelik defans oyuncusu olmaktan da çıktım, “bağışıklık sistemi”nin bir misyoneri gibi, sıcak havada sarıp sarmalanmış bebekleri gördüğümde annelerine dil döküyorum. Ben de bezdiriyorum!


Sistem herkesin dilinde aslında; onu ayakta tutmak için gerekli gıdalar, vitaminler internetten bulunabiliyor. Ama benim merak konum, sistemin kuzey yıldızlarından Rusya, Hollanda ve İskandinavya’nın çocuklarına uyguladıkları “üşümezlik” politikası. Bu merakı fişekleyen üç şey oldu hayatımda: kar tutunca çocuklar gibi sevinip bahçeye inen ve çıplak ayak yürüyen Ukraynalı bir adamla evli olmam, şubat akşamında banyo yaptıktan sonra yatıp, sabah okula nemli saçla giden ve nasılsa zatürree olmayan (!) Hollandalı kuzenlerimi görmem ve uyku odasında değil de okulun bahçesinde uyuyan İsveçli anaokulu öğrencilerini seyretmem.


Bağışıklık sistemini güçlendirmek için kendine türlü türlü “soğuk” şakalar yapan Yuri’nin bu sevdasını bir kaçıklık, hastalığı davet eden bir gereksizlik olarak görürdüm. Ankara’nın ’80’lerindeki karlı bahçemize daima iki yün çorap üstüne kar çizmesi, kar tulumu, eldiven ve başlıklarla bir astronot gibi sağlam ayak basmış bir çocuk olarak, ayağımın çıplağını kara temas ettirmem mümkün değildi! Ama zamanla bunu denemek için kendimi zorladım. Hep sandığım şoke edici soğuk hissinden ziyade “sıcak” bile denebilecek bir yanmaydı duyumsadığım. Zaten topu topu birkaç dakika yürünüyordu ve üşümeye fırsat vermeden çoraplar çekiliyordu. Yuri derdi ki: “Amaç üşümek değil, kan dolaşımını hızlandırmak.”


Yuri kan dolaşımını, sıcak banyodan çıkmadan önce tam dümen soğuğu açarak da hızlandırmayı seviyordu. Duştan gelen şok seslerini duyunca, “Bir insan vücuduna niye bu işkenceyi yapar?!” diyerek, umarsız yaşlı bir kedi gibi kıvrılıp geçerdim banyonun önünden.

Yıllar içinde “soğuk” merakım daha da arttı. Hollanda ve Almanya’da pek çok yerli arkadaşımın evinde kaldım. Bütün evler soğuktu. Öyle ki dışarıdan içeri girdiğimde pek bir hava değişikliği olmuyor, bende palto çıkartma hissi uyandırmıyordu. Genelde işe giderken kaloriferleri kapıyor, gelince açıyor, gece yatarken yine kapıyorlardı. Bunların hepsi çoluk çocuklu evlerdi ve çocuklar dahil kimse benim gibi pantolonun içine külotlu çorap giymiyordu. Çocuklar yağmurdu çamurdu, dondu buzdu demeden hep bahçede ve açık sahalarda top oynuyor, geziye de gidiyor, bisiklete de biniyordu. Evlerinde kaldığım Hollandalılar, İstanbul’a bizi ziyarete geldiklerinde fenalık geçirdiler diyebilirim; üstelik aylardan ocaktı. Kapı pencere açık yattılar, yine de rahat uyuyamadılar. Çocuklarını da muz gibi soydukça soydular. 

Üniversiteden arkadaşlarımla bir yuva açma projesi için kuzey ülkelerini daha kapsamlı araştırmaya başladığımızda öğrendiğim şeyler o kadar ilginç ve yeni gelmişti ki, o zamanlar öğretmen olarak epey etkilenmiştim. Şimdi bir anne olarak bu etki devam ediyor; soğuğa gayet sıcak bakıyorum artık!

“Soğuk, kuzey ülkelerinin göbek adı; çocuklar mecburen soğukta büyüyecek!” diye düşünebilirsiniz. Aslında öyle değil… Bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inandıkları için pek çok uygulamayı özellikle yapıyorlar. Örneğin İsveç’te çoğu anaokulunda yataklar verandada ve çocuklar uyku saatlerinde sıkıca giyinip dışarıda uyuyorlar. Hava nasıl olursa olsun, her gün mutlaka göl kıyısına, ormanlık bir alana, parka gidiyorlar. Öğretmenler, dışarı çıkmaları çok önemli, diyor, hava almaları, koşmaları, zıplamaları lazım. Yağmurun en cılızında, rüzgârın en melteminde bile bizim yuva çocuklarının binaya tıkılıp kaldıkları aklıma geldikçe çok üzülüyorum.

İzlanda’da yıllardır süregelen bir gelenek, bebekleri pusetleriyle evin önünde ya da bahçesinde uyutmak. İzlandalı anneler, açıkhavada ve soğukta bebeklerin daha iyi uyuyacaklarını ve sağlıklı olacaklarını düşünüyor. Tabii fiyatları bin doların üstünde olan dev pusetler içinde koza gibi sarılmış bebekler soğuktan gayet iyi korunuyor. Evin bahçesini bırakın, kafelerin, dükkânların önlerinde bile park etmiş pusetler görüyorsunuz. Bize “Yok artık daha neler!” dedirtecek bu tablo Danimarka’da da var. Başkent Kopenhag’ın kaldırımlarında, içinde uyuyan bebeklerle onlarca puset görmek mümkün. Bu ülkelerde hiç çocuk kaçırma olayı görülmemesi de parantez içinde gıpta edici bir gerçek.





Norveç’te açıkhava anaokulları var. Günün çoğunu nehir kenarında, ağaçlarda, kayalıklarda, bozkırda geçirdikleri bu okullarda çocuklar çok mutlu. Saat başı aktiviteden aktiviteye koşturulan şehir sisteminin aksine burada hayatı doğal bir akışla öğreniyorlar. “Kötü hava yoktur, kötü giyinmek vardır” Norveç’te bir deyim. Öğretmenler buna gönülden inanıyor ve “Bizler çocuklar için rol modeliz; onların havaya ve hayata olan tutumlarını şekillendiririz,” diyor. Veliler de mutlu; çocuklarının açıkhavada güçlendiğini, sanılanın aksine daha az hasta olduğunu, iç mekânda tıkış tıkış oturmanın enfeksiyon riskini yükselttiğini düşünüyor.




2006’da bir UNICEF raporu, endüstri ülkeleri içinde en sağlıklı çocukları olan üç ülkeyi Hollanda, İsveç ve Danimarka olarak sıralamış. Türkiye’yi ise, “Çocuğum üşüyecek” diye en aklı çıkan annelere sahip, buna rağmen en çok hasta olan çocukların ülkesi olarak ele almış olmalılar! 

Bağışıklık sisteminin soğukla olan ilişkisi hakkındaki inanç ve bulgularımın, serideki ilk sonuna geldim. Sonraki bölümlerde Rusya’nın çılgın uygulamalarına, soğuğun neden sistemi güçlendirdiğinin efsaneden öte bilimsel nedenlerine ve çocuk doktorlarıyla olan sıcak sohbetlere yer vereceğim.


Kaynaklar:


Vaat ettiğim sonraki bölümleri hiç yazamadım, ama ilk çocuk doktorumuz, Afşin Ünver ile bu konuda çok sohbet ettik. Kendisi hep aynı şeyi tekrarlardı: “Yavrucum soğuk hasta etmez, virüsler hasta eder.” Bu cevabı çok sever ama yine de defalarca teyit etmek isterdim: “Di mi Afşin?”, “Yani camı açık kalmıştı, ondan hasta olmadı değil mi Afşin?” O da sabırla, “Hayır Ebru’cum!” derdi. Dünya tatlısı doktorumuzu maalesef çok erken kaybettik ama bize öğrettikleri, anlattıkları, zekâsı ve nüktedanlığıyla hiç aklımızdan çıkmıyor. Sen “oraların” da neşesi olasın can doktor!...

2012’de çocuklar hayatının birinci yıllarındaydı, biz de annem-ablam-ben birbirimizle yeniden tanışıyorduk sanki. Yeniyetme bir anne olarak, “ergenlik” dönemine benzer egosal kabarmalar yaşıyordum. Mesela çocukları dışarı çıkarırken ablam bir yerden birer bere bulup kafalarına geçirdiğinde çok sinirleniyordum! “Hayır, hava berelik değil abla!”, “Ben öyle istemiyorum abla!” filan gibi, belki de kırıcı çıkışlarım oluyordu. Gerçekten, “ilk annelik” dönemi ergenlik egosantrizmini andırıyor; kendi söylediklerinin, düşündüklerinin en doğru olduğunu savunuyor, duygularının başkaları tarafından anlaşılmasının güç olduğunu düşünüyorsun! Şimdi ablan çoktan bir çocuk büyütmüş, annenin tecrübe yılları yıldız olmuş, general omzundaki gibi sıralanmış, e sen de annelik kimliğini arayan orta yaşlı bir ergensin; vallahi bu dönemden kazasız belasız, küsmeden, kopmadan çıkmış olmamız büyük başarı sanırım! 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder