Bu kitabı yazmaya başladığım 2024’ün şu soğuk Aralık
gecesinde yanıma gelip “Bir yerde çikolata var mı anniş?” diye soran oğlumun
üstündeki şort ve atleti görünce içim ürperiyor, ama aynı zamanda gülümsüyorum.
On üç yıldır pek hastalanmamalarını, hastalansalar da çabuk iyileşmelerini,
bağışıklık temellerinin sağlam atıldığına bağlayabilirim artık; fazlasıyla
deney yaptık! Aşağıda
okuyacağınız yazıyı 2012’de yazdım. Kendi ebeveynlik ve öğretmenlik
yolculuğumdaki ilk uyanışları belgeleyen önemli bir doküman olduğundan ve size
de tanıdık, ilginç, belki aykırı geleceğini düşündüğümden, kitabıma dahil etmeye
karar verdim. İşte kendisi…
Sonbaharın
son pastırma güneşi de bulutların sofrasında eriyip gitti. İçimde bir sevinç
lodosu, dışarı fırlattı beni… Rüzgâra açmalıyım yakamı, yağmura eğmeliyim
yüzümü... Çimlerin omuzunda taşınan kıtır yaprakları, göğün kasvet
çalışmalarını, betondan ahşaba taşınan hayvanları izlemeliyim kış gelmeden.
Artık iki küçük can yoldaşım var; heyecan duyduğum şeyleri onlarla paylaşmak
yeni yaşama sevinçlerimden. Sanki sanal olarak ömrüm uzuyor tepkilerini
izlerken. İşte rüzgâr evin içinde kapıları çarpmaya başladığında ikizlerime ön
sıradan dalgaları izletmek için kalbim de çarptı. Can uyumuyordu, ilk onu
kaptım kaçtım sahile.
Tam
istediğim, hayal ettiğim şeyler oluyordu; Can’ın tenten perçemi rüzgârın son
baharıyla havalanıyor, deniz kokusu emrivakiyle burnuna doluyor, tüm duyuları “yeni
bir şeyler” diye adlandırdığı ipuçlarını topluyordu... Derken bir amca uzaktan
hararetle kendi başını tutarak, “Üşür, üşür, şapka tak!” diye bağırdı.
Gülümsedim. Derken bir teyze oturduğu banktan, “Önünü ört, hasta olacak!” dedi.
“Olmaz!” dedim. Sonra bir başkasıyla “Denizden doğru esiyor çok…”, “Bir şey
olmaz, eşofmanı var!” diye chat’leştik. Sonbaharı karşılama yürüyüşümüz
boyunca çiseleyen bu müdahaleler yine beni gazoz gibi çalkaladı.
Neden hep
çalkalandığımı anlamıyorum. Sonuçta bu toplumda arkadaşının annesi, bindiğin
taksinin şoförü, girdiğin dükkândaki tezgâhtar bile senin hayatına “çat” diye
sarı kart gösterme hakkına sahiptir, buna alışığızdır. Ama “anne” olunca tahammül
çıtan rekor alçaklığa iniyormuş. Ben ikizlerimin dayanıklı olmasını istiyorum,
biraz rüzgâr yiyip soğuk su içtiklerinde, içlerine atlet giymediklerinde
hastalıkla boğuşmalarını istemiyorum. O yüzden doğduklarından beri -ki aralık
doğumlular- hafif giydiriyorum, fazla örtmüyorum, gereksiz çoraptan
kaçınıyorum, soğuk denize ayaklarını sokuyorum ve buna sistematik bir özen
gösterdiğim için de üşüyecek, hasta olacak, nazar değecek gibi her köşeden
fırlayan kehanetler beni bezdiriyor. Üstelik defans oyuncusu olmaktan da
çıktım, “bağışıklık sistemi”nin bir misyoneri gibi, sıcak havada sarıp
sarmalanmış bebekleri gördüğümde annelerine dil döküyorum. Ben de bezdiriyorum!
Sistem
herkesin dilinde aslında; onu ayakta tutmak için gerekli gıdalar, vitaminler internetten
bulunabiliyor. Ama benim merak konum, sistemin kuzey yıldızlarından Rusya,
Hollanda ve İskandinavya’nın çocuklarına uyguladıkları “üşümezlik” politikası.
Bu merakı fişekleyen üç şey oldu hayatımda: kar tutunca çocuklar gibi sevinip
bahçeye inen ve çıplak ayak yürüyen Ukraynalı bir adamla evli olmam, şubat
akşamında banyo yaptıktan sonra yatıp, sabah okula nemli saçla giden ve nasılsa
zatürree olmayan (!) Hollandalı kuzenlerimi görmem ve uyku odasında değil de
okulun bahçesinde uyuyan İsveçli anaokulu öğrencilerini seyretmem.
Yuri kan dolaşımını,
sıcak banyodan çıkmadan önce tam dümen soğuğu açarak da hızlandırmayı
seviyordu. Duştan gelen şok seslerini duyunca, “Bir insan vücuduna niye bu
işkenceyi yapar?!” diyerek, umarsız yaşlı bir kedi gibi kıvrılıp geçerdim
banyonun önünden.

Yıllar içinde “soğuk” merakım daha da arttı. Hollanda ve Almanya’da pek çok yerli arkadaşımın evinde kaldım. Bütün evler soğuktu. Öyle ki dışarıdan içeri girdiğimde pek bir hava değişikliği olmuyor, bende palto çıkartma hissi uyandırmıyordu. Genelde işe giderken kaloriferleri kapıyor, gelince açıyor, gece yatarken yine kapıyorlardı. Bunların hepsi çoluk çocuklu evlerdi ve çocuklar dahil kimse benim gibi pantolonun içine külotlu çorap giymiyordu. Çocuklar yağmurdu çamurdu, dondu buzdu demeden hep bahçede ve açık sahalarda top oynuyor, geziye de gidiyor, bisiklete de biniyordu. Evlerinde kaldığım Hollandalılar, İstanbul’a bizi ziyarete geldiklerinde fenalık geçirdiler diyebilirim; üstelik aylardan ocaktı. Kapı pencere açık yattılar, yine de rahat uyuyamadılar. Çocuklarını da muz gibi soydukça soydular.
Üniversiteden arkadaşlarımla bir yuva açma projesi için kuzey ülkelerini daha kapsamlı araştırmaya başladığımızda öğrendiğim şeyler o kadar ilginç ve yeni gelmişti ki, o zamanlar öğretmen olarak epey etkilenmiştim. Şimdi bir anne olarak bu etki devam ediyor; soğuğa gayet sıcak bakıyorum artık!
“Soğuk, kuzey ülkelerinin göbek adı; çocuklar mecburen soğukta büyüyecek!” diye düşünebilirsiniz. Aslında öyle değil… Bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inandıkları için pek çok uygulamayı özellikle yapıyorlar. Örneğin İsveç’te çoğu anaokulunda yataklar verandada ve çocuklar uyku saatlerinde sıkıca giyinip dışarıda uyuyorlar. Hava nasıl olursa olsun, her gün mutlaka göl kıyısına, ormanlık bir alana, parka gidiyorlar. Öğretmenler, dışarı çıkmaları çok önemli, diyor, hava almaları, koşmaları, zıplamaları lazım. Yağmurun en cılızında, rüzgârın en melteminde bile bizim yuva çocuklarının binaya tıkılıp kaldıkları aklıma geldikçe çok üzülüyorum.

İzlanda’da
yıllardır süregelen bir gelenek, bebekleri pusetleriyle evin önünde ya da
bahçesinde uyutmak. İzlandalı anneler, açıkhavada ve soğukta bebeklerin daha
iyi uyuyacaklarını ve sağlıklı olacaklarını düşünüyor. Tabii fiyatları bin
doların üstünde olan dev pusetler içinde koza gibi sarılmış bebekler soğuktan
gayet iyi korunuyor. Evin bahçesini bırakın, kafelerin, dükkânların önlerinde
bile park etmiş pusetler görüyorsunuz. Bize “Yok artık daha neler!” dedirtecek
bu tablo Danimarka’da da var. Başkent Kopenhag’ın kaldırımlarında, içinde uyuyan
bebeklerle onlarca puset görmek mümkün. Bu ülkelerde hiç çocuk kaçırma olayı
görülmemesi de parantez içinde gıpta edici bir gerçek.
Norveç’te
açıkhava anaokulları var. Günün çoğunu nehir kenarında, ağaçlarda,
kayalıklarda, bozkırda geçirdikleri bu okullarda çocuklar çok mutlu. Saat başı
aktiviteden aktiviteye koşturulan şehir sisteminin aksine burada hayatı doğal
bir akışla öğreniyorlar. “Kötü hava yoktur, kötü giyinmek vardır” Norveç’te bir
deyim. Öğretmenler buna gönülden inanıyor ve “Bizler çocuklar için rol
modeliz; onların havaya ve hayata olan tutumlarını şekillendiririz,” diyor.
Veliler de mutlu; çocuklarının açıkhavada güçlendiğini, sanılanın aksine daha
az hasta olduğunu, iç mekânda tıkış tıkış oturmanın enfeksiyon riskini
yükselttiğini düşünüyor.


2006’da bir
UNICEF raporu, endüstri ülkeleri içinde en sağlıklı çocukları olan üç ülkeyi
Hollanda, İsveç ve Danimarka olarak sıralamış. Türkiye’yi ise, “Çocuğum
üşüyecek” diye en aklı çıkan annelere sahip, buna rağmen en çok hasta olan
çocukların ülkesi olarak ele almış olmalılar!
Bağışıklık
sisteminin soğukla olan ilişkisi hakkındaki inanç ve bulgularımın, serideki ilk
sonuna geldim. Sonraki bölümlerde Rusya’nın çılgın uygulamalarına, soğuğun
neden sistemi güçlendirdiğinin efsaneden öte bilimsel nedenlerine ve çocuk
doktorlarıyla olan sıcak sohbetlere yer vereceğim.
Vaat ettiğim
sonraki bölümleri hiç yazamadım, ama ilk çocuk doktorumuz, Afşin Ünver ile bu
konuda çok sohbet ettik. Kendisi hep aynı şeyi tekrarlardı: “Yavrucum
soğuk hasta etmez, virüsler hasta eder.” Bu cevabı çok sever ama yine de
defalarca teyit etmek isterdim: “Di mi Afşin?”, “Yani camı açık kalmıştı, ondan
hasta olmadı değil mi Afşin?” O da sabırla, “Hayır Ebru’cum!” derdi. Dünya
tatlısı doktorumuzu maalesef çok erken kaybettik ama bize öğrettikleri,
anlattıkları, zekâsı ve nüktedanlığıyla hiç aklımızdan çıkmıyor. Sen “oraların”
da neşesi olasın can doktor!...
2012’de
çocuklar hayatının birinci yıllarındaydı, biz de annem-ablam-ben birbirimizle
yeniden tanışıyorduk sanki. Yeniyetme bir anne olarak, “ergenlik” dönemine
benzer egosal kabarmalar yaşıyordum. Mesela çocukları dışarı çıkarırken ablam
bir yerden birer bere bulup kafalarına geçirdiğinde çok sinirleniyordum! “Hayır,
hava berelik değil abla!”, “Ben öyle istemiyorum abla!” filan gibi, belki de
kırıcı çıkışlarım oluyordu. Gerçekten, “ilk annelik” dönemi ergenlik
egosantrizmini andırıyor; kendi söylediklerinin,
düşündüklerinin en doğru olduğunu savunuyor, duygularının başkaları tarafından
anlaşılmasının güç olduğunu düşünüyorsun! Şimdi ablan çoktan bir çocuk
büyütmüş, annenin tecrübe yılları yıldız olmuş, general omzundaki gibi
sıralanmış, e sen de annelik kimliğini arayan orta yaşlı bir ergensin; vallahi
bu dönemden kazasız belasız, küsmeden, kopmadan çıkmış olmamız büyük başarı
sanırım!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder