Bir gün 'Haydi Dışarı' diye bir şarkı besteledim.
Aslında o kadar kısaydı ki, ona 'jingle' desem yeridir. Dersimin bir şarkısı
olmasını neden istedim kim bilir ama bu bir zincir reaksiyonu tetikledi; her şey
mısır gibi patladı, saçıldı, tencereden taştı! Neşemi ruhuma denkleyip müzikle
yeniden oynaşmaya böyle başladım!
Can'ın ne bulursa suya atıp 'Çoyba
yaptım!' diyerek bana ikram etmesinden ilhamla
çıkmıştı şarkı. Yuri sağ olsun,
bu ilk denememi profesyonel normlarda bir aranjmanla
paketleyince, AyşeCan'ı ve İlker'ikaptığım
gibi Mavi Gezegen'e gittim. İlker (Göçmen); koca boylu,
çocuk ruhlu canım arkadaşım benim; gitar, bas, kontrbas, saksafon, pek çok
enstrüman çalar. Müzik ve (genel) kültürü, bilgisi devdir ama ünlülerle ya da
benimle ya da çocuklarla çalarken portresi hiç değişmez; hep muzip, içten, güneşlidir. O gün de yıllanmış Converse'lerini, Hawai gömleğini giydi ve
çocuklara bir şarkı çalmak için üşenmedi benimle okula geldi.
Öğrencilerimi bahçede topladık ve Haydi
Dışarı şarkısının lansmanını yaptık! Öyle tatlıydı ki tepkiler; 'Bi daha! Bi
daha!' diye zıplayıp duruyorlardı! Bestekâr babam (Erdoğan Berker) ilk ödülünü
alırken nasıl sevindiysem o çocukların coşkusu da beni öyle
sevindirmişti! Sonra o ilk dinletinin de içinde olduğu bir video klip
yaptım ve onu sosyal medyada paylaştım ('Amerika'da boşuna mı mastır yaptın?'
diyen anneme hep bu videoları gösteririm! CCSU*'da öğrendiklerim sayesinde özellikle
pandemi sırasında 30'a yakın eğitsel video yaptım. 'Daldan dala atlıyor!' diye
kızmayın çocuklarınıza; tüm dallar mutlaka bir ağaca tamamlanıyor
ileride!).
Şu bulut gemiye benziyor
Çiçekler koklanmak istiyor
Toprağa suyu katsak,
Biraz da kozalak koysak
Canım fena çorba çekiyor
Haydi dışarıya, yağmurda koşmaya!
Haydi dışarıya, kuşlara yem koymaya!
Ağaçların altında oyun başka, bambaşka!
Sıcakta, soğukta haydi dışarıya!
Söz-Müzik: Ebru Berker
Aranjman: Yuri Ryadchenko
Sosyal medyada klip övgüler ve sempati
ikonlarıyla karşılanınca aklıma bir fikir geldi; 'Neden bu bir TV programı
olmasın?' Dedim ya, cin mısır... Pat pat pat... Hemen yazdım bir proje. Bir
bahçe bulunacak, orada çocuklarla yaz kış oyun oynanacak, ekim dikim yapılacak
ve yaşatarak permakültür anlatılacaktı. Projemi 'TRT Çocuk' kanalına
götürdükten çok kısa bir süre sonra olumlu dönüş aldım. Havalarda gezindim,
heyecandan öldüm sandım, ama konsepti iyice oturtmaya çalışırken bazı pürüzler
çıktı ve proje yattı. Joseph Campbell'i duymuş muydunuz? Amerikalı
bir mitolojist, yazar ve eğitmen kendisi. 'Sizi mutlu eden şeyi yapmaya devam
edin ve korkmayın, orada olduğunu hiç bilmediğiniz kapılar
açılacaktır.'** demişti
bir yazısında. Hakikaten bu projenin yatmasına üzülmeye vakit bile bulamadan başka
kapılar açıldı! Cin mısır… Pat pat pat!
Bu kapılardan birinin
ismi Formidable Vegetable Sound System***! İsimlerini
permakültür kursunda 'örüntü' üzerine sohbet eden öğrencilerden duymuştum.
Avustralyalı, yetenekli, yaratıcı müzisyenler oldukları ve permakültürle ilgili
sağlam müzik yaptıkları söyleniyordu. 'Kimmiş bunlar bir bakayım!' derken bütün
günümün Youtube'dageçtiğini hatırlıyorum! Amaçları 'sürdürülebilirlik
için basit çözümleri bilincin derinliklerine mümkün olan en 'funk' şekilde
kazımak'mış! 'Ne esprili biradanmışlık!’ diye
düşünmüştüm. Grubun kurucusu, solisti ve bestecisi Charlie Mgee'nin
elinde minyatür gitara benzeyen, masal objesi gibi bir alet vardı. (Ukulele'ymiş
adı; ilk görüşte aşka düştüm!) Trompetçi, kemancı ve Charlie, lahanalar ve
kabaklar arasında dans ederek inanılmaz enerjik bir müzik yapıyorlardı! 'Atık
diye bir şey yoktur!', 'Yaptığın iyi şeyler geri döner!' gibi sözler geçiyordu
şarkılarında, hatta bir şarkı Korelilerin fermente lahana salatası Kimchi’nin
tarifini veriyordu! Ne diyeyim, çok uzun zamandır izlediğim en sahici, sade ama
renkli, özgür ve özgün müzik grubuydu Formidable Veg! İlham rüzgârları üstüme
üstüme esti... Ben de permakültürle müziği birleştirecek bir şeyler yapmak
istedim!
'Örüntülerden oluşan ritmik
bilgi kolay hatırlanır; sembolik bilgiyi ise hatırlamak güçtür.' demişti
Bill Mollison.(*4) Charlie tam da bunu yapıyordu; 'müzik' ile bize bilgiler, tarifler,
tavsiyeler paslıyordu ve bunlar ritmik tekrarlar ve kafiyeler sayesinde
aklımızda kolay kalıyordu.
‘Örüntü’ çok karmaşık ama keyifli, okudukça insanın aklını uçuran, bir yaratıcıya inanın ya da inanmayın sırf tasarım harikası oldukları için şapka çıkaracağınız bir olgu. Kısaca ‘belli bir kurala göre devam eden sayı, şekil ya da olay dizisi’ diye tanımlayabileceğimiz örüntüleri doğada fark etmek için bilgimizin olmasına bile gerek yok… Sadece biraz
gözlemle sarmalları, dalgaları, dallanmaları, kristallenmeleri, ağları, altıgenleri her yerde, farklı ölçeklerde görebiliriz; vücüdumuzda, doğada, hatta uzayda… Bu örüntülerin ortaya çıkması asla tesadüfi değil, onlar Mollison’a göre doğanın bir tasarım sorununu çözme biçimi; madde ve enerjiyi en basit ve verimli şekilde nasıl hareket ettiririm, toplarım, hasat ederim ya da dağıtırım tezahürü.*4.1 Örüntüleri görmek ve fonksiyonlarını anlamak, permakültür öğrendikten sonra açılan bir göz oldu bende. Doğadaki örüntüleri taklit ederek yapmaya çalıştığım her tasarım (obje olsun, bahçede olsun) hem estetik ve işlev açısından tatmin edici oluyor hem de verimli ve sürdürülebilir oluyor.
Konumuza geri dönersek bir melodinin insan üzerindeki etkisine ritmik tekrarlar ve şiirsel örüntü eklenince müzik rakipsiz bir süper güç oluyor bence; öğrenmek ve hatırlamak için! Babam anlamadığım, sınav öncesi ezberleyemediğim bir şey olduğunda tekerlemeler ya da minik bestecikler uydururdu. Aptalca da olsalar onları sınav geçtikten çok sonra bile hatırlardım bu şekilleriyle.
Bill Mollison'un bahsettiği sembolik bilgi ise
kitaplarla veya elektronik ortamlarla saklanan bilgi. Mollison’a göre harfler ve sayılar kendi
başlarına bir anlam taşımıyor. Yani yazının icadından sonra bilginin yaygınlaştığını,
her yere ulaştığını, kalıcı olduğunu iddia ediyoruz ama gerçekte temel,
yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elinde kalmış oluyor. Kitaplara
ve bilgisayarlara erişimi olmayan insanlar ve toplumlar var ve pek çok bilgi maalesef
uzun vadede silinip gidiyor.
Oysa yıldız takımları, hava olayları, ekim ve hasat
dönemleri, sağlık reçeteleri, yön bulma, atalar, hayvanlar, yaratılış mitleri
gibi pek çok geleneksel bilgi ve bilim, örüntüler halinde kaydedilirmiş
eskiden; ne güzelmiş! Evler, halılar, duvarlar, silahlar, hatta bedenler süslenirmiş
bu örüntülerle. Yaşamsal bilgiler, hatta 20 yıllık döngüler şarkılarla,
danslarla, masallarla, taş oymalarla aktarılırmış topluluğun bireylerine
Bill Mollison, Avustralya yerlisi Pitjantjatjara’lıların kampına
yaptığı bir ziyarette kadınların pencerelere ve giysilerine karmaşık birtakım
desenler çizdiğini görmüş. Bu desenlerin anlamını öğrenmeye çalışsa da cevabını
alamamış. Bir süre sonra çölün üzerinden ufak bir uçakla geçerken aşağıda
kadınların çizdikleri desenin aynısını görmüş; meğer çizdikleri şey ekolojik bir
haritaymış. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri resimleyerek akıllara
kazıyor, gelecek nesillere aktarıyormuş.
Bu hikâye beni bir farkındalık vadisinden aşağı itti ve de
paraşütüm açılmadı! Şöyle ki aklıma seyrettiğimiz bir film geldi; ismi ‘Nowhere’.
Bir konteynır içinde okyanusun ortasında kalan bir kadın var ve cep telefonu
ıslandığı için çalışmıyor. ‘Tuzlu suyu nasıl içme suyuna çevirebilirim’i
google’layamaz, bir kitaptan da bakamaz. Böyle bir durumda, bizi sadece o yaşa kadar beynimize kazınmış
bilgiler kurtarabilir. 'Eğitim hayatımız boyunca
hatim ettiğimiz bilgilerden hangisi beynimize
kazındı ve bunlardan yüzde kaçı yaşamı idame ettirmeye dair işe yarıyor?' diye sormaya çekiniyorum! Çocuklarımıza işe yarar bilgileri ölene kadar
hatırlayacakları bir sistem mi bulsak, herkes kendi elinden ne geliyorsa onu, bu amaç için adapte mi etse? Zor ama anlamlı bir çaba olurdu bu...
Babamın ‘Bir ilkbahar Sabahı’ diye bir bestesi var.
1985 yılında Altın Kelebek ödülünü alarak dillere dolanmıştı. Aradan 40 yıl
geçmiş ama hâlâ çalındığında insanlar hep bir ağızdan söylüyor onu. Genç
sanatçıların farklı tarzlardaki yorumları sayesinde yeni nesiller de şarkıyı tanıyorlar.
İşte müziğin süper gücü burada! Bu kitabı çıkarabilirsem, acaba 40 yıl dayanır
mı raflarda? (Hem şarkı, hem yazı, hem resim kullanıyorum; artık birinden biri dayanır herhalde!)
'Bir çekirdek verdim dört
bostan verdi; benim sadık yârim kara topraktır' diyen Aşık
Veysel türküsü ise 69 yılında çıkmış ilk. Yerli yabancı
müzisyenler hâlâ yorumluyorlar onu, 56 yılı geçmesine rağmen. Eğer Aşık Veysel
o bir çekirdeği nasıl ekeceğini, ne zaman ekeceğini de yazsaydı mesela, bu
bilgi bir kitapta yazılandan çok daha uzun süre akıllarda kalacaktı!
Hemen ‘örüntü’ konusunu bağlıyor,
dikkatiniz dağıldıysa onu toparlıyorum!… Charlie’nin, müziği bilgi aktarımı
için kullanmasından ilhamla başladığım çocuk şarkıları besteleme yolculuğuma 'Yürüyen
Köşk','Sinek Kuşu', 'Küçük Tohum' ve 'Soğan' adındaki
şarkılarla devam ettim. (Bir soğana klip çeken dünyadaki ilk kişi olduğumu
düşünüyorum!) 'Baban da ilk bestesini 40ından sonra yaptı!' demişti
annem. Sanki bir bayrak devralmış gibi, her gün farklı akorları farklı sebzeler
ve hayvanlarla birleştirerek şarkılar yapma aşkına düştüm. Bu çocuk şarkılarını
yapmaya çalışmak kulağımı ve armonimi geliştirdi. Klasik
piyano eğitimim hep
ezbere ve tekniğe dayalıyken, artık işin
matematiğini de öğrenmeye başlamıştım. 'Demek isteyince beste yapabiliyormuşum!' diye
diye AyşeCan için, aşk
için, umut, insan, düzen (ve evliliği iyi gitmeyen kuzenim) için şiirler yazıp
bestelemeye başladım. Bir yandan okulda permakültür öğretiyor, bir yandan
mısraların, akorların içinde takla atıyordum! Boşandıktan sonra çocukla (hesapta yokken) yalnız
kalan kadınlar bilirler; önce büyük, devasa bir boşluk olur içinde; karabatak
gibi dibi boylarsın, sonra yavaş yavaş kuğu gibi su üstüne çıkar, kendinle
yeniden tanışırsın. Tek başına da becerebildiğin pek çok şey olduğunu fark
edersin ve bir reanimasyon yaşarsın. Yani patlayan araba lastiğimi yine tek
başıma değiştiremedim ama 'yanımda müzisyen bir eş olmadan da müzik
yapabilirim' farkındalığı benim için önemli bir eşik oldu.
15 Temmuz darbe girişimi yaşandığı
sıralarda bu beste yapma furyası içinde kendi mutlu iktidarımı yaşıyordum. Bir
gün yıllardır duymadığım eski bir dost, Uli Geissendoerfer, haberlerde
Türkiye'deki kaosu görünce bana mesaj atıp iyi olup olmadığımı sordu. Ben de
ona 'Ben iyiyim, beste yapıyorum!' dedim. Bu saçma muhabbet dün gibi aklımda.
Saçma maçma, ama hayatımın arka arkaya açılan kapılarından biri oldu yine...
Las Vegas'ta yaşayan Alman asıllı
müzisyen, piyanist ve prodüktör olan Uli, 'Gönder bakayım şu bestelerini,
nasılmış!?' dedi. Birini gönderdim. Sabah tostumu yerken e-postama bir dosya
düştü! Uli, bir gece içinde o besteye bir aranjman yapmış ve onu başka bir
seviyeye taşımıştı! Bir başka şarkımı daha gönderdim; ertesi gün hayalini
kuramayacağım bir piyano solo vardı şarkının ortasında. Aynı şey her şarkım
için gerçekleşti. Hayal miydi neydi? Uli bir yeteneğim olduğunu, bulduğum
melodilerin sanki bir müzikalin parçaları gibi olduğunu söylüyordu. 10 şarkı
elle tutulur bir hal alınca bunları bir albümde toparlayıp çıkarmak için
İndigogo platformundan sponsor arayışına girdim.
Şarkılardan birisi olan 'Mış
Gibi' Doğan Abi'me aitti. Babamla ve ablamla müziği öğrendikten ve Cinnah
Caddesi'ndeki Altınnal Restaurant’da dönemin tüm ünlü TSM’cileriyle düet
yaptıktan sonra (!) sonra ilk defa Doğan Canku'nun grubunda
vokalist olarak sahneye çıktım. 20’li yaşların başındaydım, ODTÜ'nin
konser salonundaydık ve kabasa çalarken ritm kaçırmamak için stresten avuçlarım
terliyordu. Doğan abi o gün bugündür müzik ve hayat hakkında çok şey
öğrendiğim, sevdiğim saydığım şahsına münhasır bir akrabam! O yüzden
'istemeyenin bir yüzü kara' cesaretiyle albümüm için bir beste istedim
ondan. Arthur Rimbaud'nun bir şiirini bestelemeyi kabul etti! Bu
şiiri Türkçeye kazandıran da Orhan Veli Kanık'tı! Her şey bir rüyada
gelişiyordu benim için...
Indigogo ile ancak iki şarkının
masrafını çıkarabildim! Bir proje daha suya düştü boğuldu diye çok üzüldüm o
dönemde. Sanki evren kapı değil portal açmıştı ama ben gerisin geri odama popo
üzeri düşmüştüm. Ama artık böyle düşünmeyi bırakalı çok oldu; bardağın dolu
tarafında anlatılacak hikâyeler bulmayı, bazı şeyler olmuyorsa bir şeyler tavında
değildir demeyi öğrendim...
Albüm hiç de sıradan bir albüm olmayacaktı çünkü albüm olarak çıkarmayacaktım! Charlie'nin doğayla dost turnelerini, atık yağla çalışan kamyonunu, seyircinin pedal çevirmesiyle dolan akünün bağlandığı ses sistemini filan seyredince ben de kendi çapımda bir fark yaratmak istedim. Aklıma ilk gelen şey ‘CD çıkarmamak’ oldu! Çünkü bir CD'nin doğada ayrışması yaklaşık 500 yılı*4 buluyormuş.
'Doğada çözmeyelim, geri dönüştürelim' dersen de maliyeti
korkunç işlemler lazımmış ki onları yapabilen sistemler de sadece birkaç ülkede
mevcutmuş. Meğer müzik endüstrisi dev atık potansiyeline ve karbon ayak izine
sahip, doğanın omzunda bir kamburmuş. 'O zaman ben de kitap çıkarır, müzikleri
içine barkodla koyarım!’ diye süper bir fikir buldum ki 10 yıl önce yeni
sayılırdı bu uygulama. Demokraside
çareler, Ebru'da fikirlerbitmezdi.
Kitap-albümümün dağıtımının bile
doğayla barışık olması için bisiklet-kuryeyle anlaşmıştım! Bana telefonu açan
yetkili ‘Böyle güzel bir amaç için memnuniyetle yardımcı oluruz!’ diyerek beni
çocuk gibi zıplatmıştı sahil yolunda yürürken. BİSKUR*5 hem ekonomik,
hem mazot kullanmıyor hem de bisiklet kafadan ‘sağlık’ demek, ‘spor’ demek. Tam
benim kafamda bir oluşum. (Ben üniversitedeyken olsalardı Biskur’a kesin
başvururdum çalışmak için; zira Erenköy’den Boğaziçi Üniversite’sine bisikletle
gidip dönmüşlüğüm vardır; sıkı mesafeydi, sıkı sporcuydum) Artık İstanbul
dışında da hizmet veriyorlarmış. Çok mutlu oldum onlar (ve dünyamız) için.
'Doğanın
Kitabı' olarak isimlendirdiğim bu kitap çok değerli bir buluştu benim için,
belki görücüye çıksaydı görenler için de değerli olacaktı çünkü salt müziğimi
paylaşmaktan ziyade pozitif bir şeyler transfer etme isteğim vardı insanlara;
'Bakın nasıl da polar ayılar evsiz kalıyor, çöl olduk, zehir soluyoruz, kanser
arttı, orman bitti, susuzluktan savaşa gireceğiz (tabi zombilerden yırtarsak)'
gibi haberlerin karşı penceresinde ufak bir pembe bulut olasım vardı. Şu an,
şuracıkta, elimizden gelenle ne yapabiliriz de ufacık bir kelebekle etki
zinciri oluşturabiliriz diye uğraşacaktım. Bunu bahçelerde çocuklarla çok güzel
yapıyordum; bu eko-müzik projesi de büyüklerle temas kuracaktı.
Üretimiyle, basımıyla, dağıtılmasıyla, dinletisiyle ekolojik olacak ve insanlara
fikirler verecekti.
Çocuk kitapları ilüstratörü Brenna
Quinlan'ı izledim geçen hafta bir festival yayınında. Artık sanatını
umut dolu mesajlar vermek için icra ettiğini söylüyordu. Bilgiyi insanlara
aktarmak, insanları farklı biçimlerde harekete geçirmek için sanatın eşsiz bir
köprü olduğundan bahsediyor, 'Bilgi sadece bilgidir ama sanatçı ruhtur,
kalptir, kahkahadır, hatıralardır, yeni anlayış biçimleridir.' diyordu.
Brenna'nın bu sözleri benim kafamdakilerle bire bir örtüşüyor. Sanat kalbe
giden kestirme bir yol ve bu yolda hep umut ışıkları yakmak lazım. Müziğinle,
şiirinle ya da resminle heyecanlanan, çağrına tepki veren, 'ben de bir şey
yapayım, ne yapayım?' diyen pek çok insan çıkacaktır... Yıllar önce
ön-mayaladığım bu dileklerimi bu kitabın hamuruna aktarıyorum...
Kapılar kapanır, kapılar açılır...
Bir gün İstanbul Permakültür Kolektifi kurucularından Dilek (Yalçın) aradı
beni. 'Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde şarkı söylemek ister misin?'
dedi. Şarkı söylemek için daha anlamlı bir sahne düşünemezdim! Tam benim
meseleler konuşulacaktı, seyredilecekti ve işte tam yerimi bulmuştum! Hemen
hazırlanmaya başladım. Canım İlker ve iki arkadaşım daha 4 olduk, güzel olduk!
Festivale yakışır birkaç da şarkı seçtik, provalara başladık.
Aklıma 'Charlie ile bir düet yapsam
ne güzel olurdu!' diye bir fikir geldi! Tabi çocuk Avustralya'da... Derhal ona
e-posta yazdım. Kendimi tanıttım, film festivalinde onu projektörle ekrana
yansıtarak kendi şarkısı Yield'da düet yapmak istediğimi söyledim. Geri dönüşü
olumluydu. 'Yoğunum, işim var, turnem var' da diyebilirdi; sonuçta parasız,
angarya bir iş! Ama demedi! Charlie kamerayı karşısına koydu ve benim
söyleyeceğim kısımları vokalsiz bırakarak tüm şarkıyı çalıp söyleyip bana
gönderdi. Ben de bu görüntünün bazı yerlerine şarkı sözlerine uygun
kareler ekledim ve güzel bir klip yaptım!
Charlie ‘son -ki -üç- dört’
dediğinde bizim müzisyenler de müziğe girdi ve şarkıyı Charlie'nin ukulelesiyle
beraber çaldık. AyşeCan sahneye fırladı, bacağıma belime dolandı, dans etti! Tam
hayalimdeki tablonun içindeydim. Konserden sonra tohum koleksiyonumdan küçük
paketler dağıttım insanlara, tek tek haftalar öncesi köklendirdiğim aloe vera
fideleri hediye ettim, annemle boyayıp sebze isimleri yazdığımız çubuklar
verdim... Maharetli kuzenim Eda (Erker) kocaman dalları makrame ve
renkli iplerle örüp sahne dekoru yapmıştı- ben tohumlarla uğraşırken birisi o
dalları da hediye sanıp alıp gitmiş- çok üzülmüştüm ama sağ olsun! Neyse
Charliekonser videosunu çok beğendiğini
söyledi, ilk tanışmamız bu minvalde tatlı bir anıydı.
İkinci (ve yüz yüze) tanışmamız ise
tam da bu bölümü yazdığım sıralarda, yani Ağustos 2025'te gerçekleşti! Charlie
ve kız arkadaşı Brenna Marmaris'e bizi ziyarete geldiler! Bunun nasıl olduğu da
başlı başına ve lezzetli bir hikâye; şimdi bu hikâyeye (ve sosyal permakültür
olgusuna) bir sıçrayış yapacağım. (Ama geri döneceğim!) Kaybolmayın!
O festivalde sanal olarak
Charlie'yle beraber şarkı söylememden sonra 10 yıl hiç bağlantı kurmadım, ‘Instagram
beğendi'lerini saymazsak. Bir bahar sabahında e-posta kutuma bir posta düştü. FoVeg
(Koca ismi böyle kısaltmışlar) grubu 3 aylık bir Avrupa turnesine çıkıyordu.
İnanılmaz yoğun, her gün bir yerde çalmalı bir turneydi bu ve Charlie bir mesaj
iliştirmişti ilana: 'Eğer bu yolculuğumuz sırasında bize destek olabileceğiniz
bir konu-olanak-herhangi bir süper gücünüz varsa lütfen haber verin!' (Çocuğun
bu nüktedan dili ve içtenliği insanın içini ısıtmıyor mu!) Bahsettiği destek
şöyle bir şeylerdi: bir yerden bir yere ulaşımlarını sağlamak, konaklama imkânı,
tanıdık bir gazeteci arkadaş varsa bir röportaj ayarlanması, sosyal medyada
heyecanlı hikayelerini anlatabilecek bir halkla ilişkiler kişisiyle iletişime
geçilmesi, festival sırasında kitap, kupa, posterlerini satacak bir
gönüllü bulunması vb...
Şimdi bu, ne kadar güzel, samimi ve
sistem dışı bir şey farkında mısınız bilmiyorum. Bu işlerin hepsi günümüz
kapital sisteminde birer kişi ya da kişiler tarafından büyük paralar ile
yapılıyor, büyük büyük aranjmanlar gerekiyor, tabiri caizse hepsi birer 'masraf
kalemi' bunların. İşte Charlie ve grubunun, Avrupa'yı müzikleriyle coşturup
hoplatırken insanlara (şahsen bana) verdikleri mesaj şu: Bir başka yaşam
sistemi mümkün! Bir başka deyişle: 'Her şey para değil!' Dedetepe Çiftliğinde aldığım bir kursta Anday Ataman diye bir arkadaşla
tanışmıştım. Ben yapmak istediğim ve para olmadığı için yapamadığım şeylerden
yakınırken bana: 'Sistemin tıkanıklığını sistemin anahtarı ile
açamazsın' gibi bir şey demişti. O zaman hiçbir şey anlamamıştım ama
şimdi her şey gayet berrak; Charlie ve grubunun yaptığı çağrı tam da bunu
anlatıyor. Paramız yoksa köşeye sıkıştığımızı, kitlendiğimizi, hayallerimize
ulaşamadan u-dönüşü yapmamız gerektiğini hissetmeye meyilliyiz. 'Cam tavana'
çarpıyor kafamız, hani David Schwarts'ın 69 yılında yaptığı pire
deneyindeki gibi.
Cam Tavan Sendromunu Yılmaz Özdil'in
bir yazısından*7 öğrendim. Onun kalemiyle aktarmak isterim: 'Pireleri 20 cm.
derinliğinde bir fanusun içine koyarlar, fanusun üstünü cam ile örterler.
Alttan ısıtırlar... Pireler giderek artan sıcaklıktan rahatsız olur, o ortamdan
kurtulmak için dışarı doğru zıplar. Ama her zıplayışta kafalarını fanusun
tavanındaki cama çarparak yere düşerler. Tekrar zıplarlar; nafile, yine
çarparlar. Cam engel görünmez olduğu için, kendilerini neyin engellediğini bir
türlü kavrayamazlar. Böylece, zihinlerinde bir 'özgürlük sınırı' oluşur. İşte
bu sınır oluştuğu anda, deneyin ikinci aşamasına geçilir. Fanusun tavanındaki
camı kaldırılır. Artık engel yoktur. Ortam yine ısıtılır. Hayret verici şekilde
görülür ki pireler en fazla 20 cm zıplıyor! Daha yükseğe zıplama imkanları
varken fanustan dışarı sıçrayıp özgür olma imkanları varken, kafayı çarpmamak
için buna cesaret edemezler. Çünkü artık 'görünmez engel' zihinlerindedir;
'yapamayız, kurtulamayız, hiç boşuna denemeyelim' diye düşünürler.'
Yapay zekayla donattık hayatlarımızı
ama kendi zekamızı, potansiyelimizi 'öğrenilmiş çaresizliğe' kitledik. Bir
kere Hz Ali ta 7. yüzyılda ipucu vermiş: 'Derdin
kendindendir bilmiyorsun, derman yine sendedir görmüyorsun. Koskoca alem içinde
yerleştirilmiş, sen hala kendini küçük mü sanıyorsun?' Ne devrimler
yapıldı, küçük olmadığımıza inanmamız için, bizi 'küçük' hissettiren sistemleri
kırmak için, niceleri de yapılıyor, yapılacak. Pink Floyd standartlaşmış
eğitim sistemi içinde durmamızı sağlayan 'öğrenilmiş çaresizliğe' atıfta
bulunmuştu, ta 1979'da: 'Sonuçta sen de duvardaki bir başka tuğlasın!',
'Eğitime ihtiyacımız yok! Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok!*8 (Ah AyşeCan'ın
13 yıllık eğitim hayatında neler yaşadım bir yazsam; traji-komik,
melodramatik, fantastik, absürd bir kitap çıkar!) Standart eğitim sistemine
alternatifler var artık, dünyayı gezmek için parasız yollar var, bir
üretimine sponsor bulmak için 'kredi almaktan' başka seçenekler var.
O kadar koşullandık ki kapital sistemin çift camlı tavanı olduğuna, paramız yoksa cebimizde, kafamızı uzatmaya bile korkuyoruz olasılıklar dünyasına. 'Permakültür, bahçecilik kisvesi altında gizlenmiş bir devrimdir' demişti Mike Feingold*9. Charlie de diyor ki fanlarına gönderdiği mektubun sonunda: 'Bunu viral fungal olarak yayalım mı?' Evet Charlie, hadi yayalım! Toprak altındaki muazzam miselyum ağı gibi bağlanalım birbirimizle... Yer altından miselyumla, üstünden de titreşimle bağlanalım birbirimize.'Evren titreşimle oluştu ve dolayısıyla insanın her atomu bu titreşimi içinde taşıyor' demişti ya Inhayat Khan.. Bu görünmez ağlardan daha güçlü bir bağ olabilir mi insanla insan, insanla evren arasında?
Charlie’nin
e-posta ile takipçilerine yolladığı postaya bir cevap yazmıştım: ‘Biliyorum
Türkiye turne kapsamında bir ülke değil, ama sonuçta Avrupa’dan Avustralya’ya
geri dönerken bizim üzerimizden uçacaksınız. Eğer kahvemizi içmek, güzel
manzaralar görmek, denize girip biraz tatil yapmak isterseniz, kapımız açık…
Bunu can-ı gönülden isteriz!’ Ve Charlie’den ‘Olur! Zaten hep Türkiye’yi görmek
istemişimdir! diye bir cevap geldi. Gökhan’a koşup ‘Charlie’ler buraya
geliyor!’ dediğimde Gökhan’ın kamera şakasındaymış gibi hissetme anı çok
komikti. Velhasıl 3-4 ay sonra Charlie ve Brenna’yı Marmaris Otogardan aldık!
Kalbim duruyor, sonra panikle yine atıyordu! ‘Olmaz ki’ demeden çok istediğim bir
şeyin oluşunu (ya da onu ‘olduruşumu’) hayretle yaşadık o an, otogarda!
Charlie tam
hayal ettiğim gibiydi; insanları seven, sabah kalkınca gülümseyen, akşam
yatarken mutlu, anne babasının besbelli çok sevdiği, âsi ama şefkatli ve
yetenekli bir velet; macerayı seven, meraklı ve sisteme kafa tutan çılgın bir
çocuk! Cem Seymen demişti ki ‘Sisteme kafa tutanın kafadarı olmaz!’ Oysa
çok kafadarı vardı onun. Öncelikle Brenna; ufacık ama kocaman bir kadın,
dünyayı dere tepe gezmiş, eğitimler almış-vermiş… İkisi kafa kafaya vermiş
dünyayı değiştirmek için müzik, sanat ve permakültürü birleştirmişler. Tıpkı
Gökhan’la ben gibi!
Onları
Ayşe’min odasında misafir ettik 3 gün, beraber yüzdük, gezdik, yedik, konuştuk.
Mütevazi evimizin bahçe balkonunda, Ayşe ve biricik kuzen Alev’in Charlie için yaptığı
papier-mache sahne lambaları altında sanatçımız bize özel bir konser verdi; 30
kişi kadardık... Şarkılarının
sözlerini, hikayelerini anlata anlata,
bahçemizdeki farklı yaşlardan, kesimlerden insanların duygularına dokuna dokuna
tek kişilik bir orkestraya dönüştü Charlie. Ne tarafa çevirsem telefonun kadrajını,
herkes gülümsüyor, tempo tutuyordu. Charlie'den sonra Türkçe şarkılar, latinler de söyledik, ablam coşkuyu tavana çekti, Can'ın şan öğretmeni Ahmet de damardan girdi... Müzik evrenselliğinin, herkesi kucaklayışının demosunu yaptı... Herkes bu akşam için yiyecek bir şeyler
yapıp getirmişti. Hatta Ezu'm ta İzmir'den geldi enfes brownie'siyle (ve ailesiyle), benim can kardeşim! Konser sonrası, bu yiyeceklerin etrafında, insanlar arası
keyifli bir muhabbet ağı oluştu, bahçemizden yukarı doğru genleşti ve yayıldı
bu görünmez pozitif sarmal.
Brenna’nın
giderken bana dediği şeyi, 6B kurşunumla günlüğüme yazdım. (İhtiyacım olunca çekip
kullandığım birikim hesabım o cümleler benim için.) ‘Bi maydonoz bile
yetiştiremiyorum diye hayıflanıp duruyorsun; bu çok da önemli değil, sen sosyal
permakültür açısından çok önemli şeyler yapıyorsun, bak o akşamki konser buna iyi
bir örnek!’ (Tamam, iyi geldi bu, ama maydonoz da olsa bi saksıda, fena mı olurdu
Brenna’cım!?)
Charlie müzik
fabrikası gibiydi, işte imrendiğim için aklımdan çıkmayan bir detay daha! Her
arabaya binişimizde ukulelesi kucağında, konuşsa bile bizimle parmakları beste
yapıyordu sanki… ‘İşte,’ dedim Ebru, ‘bu yüzden ukulelede bir mesafe
kaydedemiyorsun; hiç kucağına oturtup gezmeye çıkarmıyorsun ki onu! Dedenden
kalmış guguklu saat gibi duvarın tepesinde sana bakıyor bütün gün garibim!’
Ve gitmeden, Dilek'le de sanal bir
program yaptılar Türkiye için, keyifli, müzikli…Duvarlarım renkliydi, iyice
renklendi. Sevgisel kürlerle ilaçsız terapi aldık üç gün üç gece…
Uzun uzun
yazdığım bu hikâyeleri bir anılar geçidi programı olarak düşünmeyin. Evrenle,
insanla (bilerek ya da bilmeden) kurduğum ilişkiler sonucunda arka arkaya
açılan kapılardan bahsediyorum... İlham olsun diye, size fikir versin diye
yazıyorum... ‘Ben debazen yazdıklarımdan çok şey öğreniyorum'!*8.1
'Muhteşem
Sebzeler Ses Sistemi' hakkında anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Geçmişe dönüyorum,
nerede kalmıştık; hayatımın kapıları… Açıl kapım açıl…
Bir
gün Momo diye bir anaokulunda çalışmak isteğiyle iş
görüşmesine gittim. Okulun sahibi değerli uzman psikolog Iraz Toros
Suman ile, tam kafama göre bir okul bahçesi içinde tatlı tatlı
konuştuk... Konuşmamızın bir yerinde ben 'Ukulele diye sempatik bir enstrüman
var, bir gün onu alacağım ve bahçede çocuklara müzik yapacağım' demiştim. Bunu
Iraz duydu, evren duydu, sonra Iraz'ın eşi Turgut duymuş ve bana işe
alındığımın ilk günü nefis bir ukulele hediye etti! Hiç unutamadığım ve
hayatımı değiştiren hediyelerdendir! Artık benim de bir ukulelem vardı; ben
sesine, parmaklarım perdelerine hayran kalmıştık! Küçük elli olmaktan
mütevellit bare basmakta zorlanmıyordum gitardaki gibi! Benim parmaklarım ve
kucağım için yapılmış gibiydi! Turgut'un hediye ettiği
ukulele ile şarkılarımı akapella söyleme zorunluluğum kalktı. Hemen çalmayı
öğrenmeye başladım; önce Erkin Soylu'dan, sonra Youtube'dan...
4 telli
yeni sevgilim sayesinde olasılıklar evreni genişledi, teklifler gelmeye
başladı. İlker'le çeşitli okullarda, cafelerde, müzikli mekanlarında çaldık,
yeni müzisyenlerle tanıştık. Jingle yapmaya devam ettim. Kendi enstrümanın
olunca kendi sesine eşlik edebiliyorsun self-servis; büyük özgürlük bu!
Jingle'lardan bir tanesi 'Fırınımdan Ekmekler' idi. Sonradan iyi
bir dosta dönüşecek olan Murat Demirtaş ile, zehirsiz, şifalı
ekmeğimi ararken tanışmıştım. Ve işte tüm bu müzikal yolculuk sırasında bir
durakta onun ekmeği için, tamamen içimden geldiği için bir jingle yaptım. Çok sevdi
onu Murat, paylaştı şarkımı miselyum ağında(!) İlişkiler ağım genişledi… Eda
Yapanar'la tanıştım, o beni organikçi, buğdaycı, eğitimci, müzisyen
birileriyle bağladı, sürekli beni kolladı, arkamdan zarifçe itti canım benim.
Kartvizit yaptım sonra kendime.
(Annecim bak bu kartı yapmayı da mastırda öğrendim, boşa gitmedi yani hiç
üzülme!) Bir yüzünde 'Ebru Berker, çocuk bahçeleri tasarımcısı',
bir yüzünde de 'Ebru Berker, çocuk şarkıları bestecisi' yazıyordu.
Çok aptalca bir şeydi, sanki gerçeklerimin değil hayallerimin
kartvizitiydi. Ama Picasso demişya: 'Bir fikirle
başlıyorum, sonra o başka bir şeye dönüşüyor.'... Tam
olarak bu oldu! Mavi Gezegen
bahçesinde çocukları beklerken bir telefon geldi. 'Alo?' dedim, öbür taraftan
sıcacık bir ses geldi: 'Merhaba Ebru ben Judith Malika Liberman!'...
Telefon şakası sandım önce, olur ya, ünlü kişilikler seni kaç kere arar böyle
sıradan bir günün sıradan bir anında? Hani o muhteşem masal anlatan, anlatmayı
öğreten, yazan, hayat dolu kadın var ya, hani bende iki kitabı da başucumda ya,
işte o, telefonun öbür ucunda bana sesleniyordu! İlk
şoku atlattım, ikincisi geldi;
Judith benim kartvizitimi görmüş ve 'çok tatli' bulmuştu o tatlı Fransız
aksanıyla. Bunu, permakültürü, çocukları ve müziği konuşmak için beni NTV'deki
radyo programı 'Masal bu ya!' ya çağırıyordu! Yani ben instagramda
onun her yayınladığını okuyup gülümserken, cümlelerini defterlerime kopyalarken
meğer o da beni takip ediyormuş da bu kartvizit tanışmamıza vesile
olacakmış!
''Yapana kadar 'mış' gibi yapın!' der sevdiğim bir yazar, Austin
Kleon. Örnek olarak da Patti Smith den bahseder. Sonradan dünya çapında
olacak olan müzisyen Patti Smith, arkadaşı fotoğrafçı Robert
Mapplethorpe ile sanatçı olmak hayaliyle New York'a gelirler. Bohem
çingene kıyafetlerini giyip herkesin takıldığı Washington Square Parkı'na
giderler. Yaşlı bir çift onlara uzun uzun bakmaktadır. Kadın kocasına der ki:
'Resimlerini çeksene, sanırım sanatçılar!' Kocası ise 'Hadi canım, onlar sadece
çocuk!' cevabını verir. Bu cevap Patti Smith'in 30 yıl sonra yazacağı anılar
kitabı 'Çoluk Çocuk'*a adını vermiş olur.
Sanatçı olmak isteyen çoluk çocuklardı
aslına bakarsanız ama dünyaya verdikleri kadrajda onlar çoktan sanatçıydı!
Kartvizitimi hazırlayarak ben de 'mış' gibi yapmışım bilmeden! Yani 'çocuk
şarkıları bestesi' ya da 'çocuk bahçeleri tasarımı' yaparak hayatımı
kazanmıyordum ama öyle olsa ne güzel olurdu diye quantum boyu bir iç çekişim, evren
tarafından 'gerçeklik' olarak yansıtıldı. Radyo programını şu cümlelerle açtı
Judith: 'Ne kadar değişik ve modern bir mesleğe sahipsin Ebru; aslında
eski meslekler kalmadı, hepimiz kendi yolumuzu çiziyoruz, sevdiğimiz şeyleri
bir araya getirerek yeni yollar çiziyoruz... Böyle bir kartvizite sahip bir tek
sen olabilirsin!'*11 Dilek esanslı bir espri, gerçek bir 'titr' olmuş
çıkmıştı. Yarından itibaren birileri 'tavuklarla ilgili şarkı lazım, yapabilir
misin?' filan diye beni arayabilecekti!
Dostlarım, ve bu kitabı büyüyünce okuyacak
olan Ayşe'm, Can'ım; hayal kurmak, istemek, adım atmak, inanmak, kim ne der'ci
olmamak, sevdiğini bulmak ve 'mış' gibi yapmak gerçekten mucizeler yaratabiliyor.
Kişisel gelişim kitabı gibi konuşmak istemiyorum ama ne yapayım hayatımda olup
bitenler tam da bu minvalde! Birkaç doz daha motivasyon hikayesi yazacağım
size... Sonra kitap kendini bitirecek bir şekilde; pandemiyle, taşınmayla, 'her
şerde bir hayır' kafasıyla ve illâ ki yeni hayallerle, projelerle...
* CCSU: Central Connecticut State University
**Follow your bliss and don't be afraid, doors will open where you didn't know they were going to be.” ― Joseph Campbell
*** Formidable Vegetable Sound System: Muhteşem Sebze Ses Sistemi
*4 Permakültüre Giriş, 3. Bölüm, Örüntü Anlayışı
*5 BİSKUR : https://biskur.com/#
Buğday Dergisinde Biskur'la röportaj: https://www.bugday.org/blog/iyi-seyler-yapan-guzel-insanlar-biskur-bisiklet-kurye/
*6: cd mi, plak mı, yoksa digital platformlardan şarkı indirmek mi daha iyi doğa için?https://monotypepressing.com/the-environmental-impact-of-physical-music-formats-and-streaming/#:~:text=CDs%20themselves%20are%20not%20easily,can%20take%20centuries%20to%20decompose.
*8: 'All in all you're just another brick in the wall' 'We don't need no education, we don't need no thought control' (Another Brick in the Wall/Pink Floyd)
*9: “Permaculture is revolution disguised as gardening” - Mike Feingold, İngiltere'nin sürdürülebilir ve deneysel bahçecilik alanında önde gelen aktivistlerinden biridir.
*10 Just Kids -Patti Smith 2010
*11 Judith'in 'Masal Bu Ya' isimli radyo programının vereceğim linkine basıp, 18.Kasım.2018'e giderseniz benimle yaptığı sohbeti dinleyebilirsiniz: https://www.ntvradyo.com.tr/program/masal-bu-ya/474