31 Ağustos 2025 Pazar

11. Müzikle Açılan Kapılar

Bir gün 'Haydi Dışarı' diye bir şarkı besteledim. Aslında o kadar kısaydı ki, ona 'jingle' desem yeridir. Dersimin bir şarkısı olmasını neden istedim kim bilir ama bu bir zincir reaksiyonu tetikledi; her şey mısır gibi patladı, saçıldı, tencereden taştı! Neşemi ruhuma denkleyip müzikle yeniden oynaşmaya böyle başladım!





Can'ın ne bulursa suya atıp 'Çoyba yaptım!' diyerek bana ikram etmesinden ilhamla
çıkmıştı şarkı. Yuri sağ olsun, bu ilk denememi profesyonel normlarda bir aranjmanla paketleyince, AyşeCan'ı ve İlker'i kaptığım gibi Mavi Gezegen'e gittim. İlker (Göçmen); koca boylu, çocuk ruhlu canım arkadaşım benim; gitar, bas, kontrbas, saksafon, pek çok enstrüman çalar. Müzik ve (genel) kültürü, bilgisi devdir ama ünlülerle ya da benimle ya da çocuklarla çalarken portresi hiç değişmez; hep muzip, içten, güneşlidir. O gün de yıllanmış Converse'lerini, Hawai gömleğini giydi ve çocuklara bir şarkı çalmak için üşenmedi benimle okula geldi.  


Öğrencilerimi bahçede topladık ve Haydi Dışarı şarkısının lansmanını yaptık! Öyle tatlıydı ki tepkiler; 'Bi daha! Bi daha!' diye zıplayıp duruyorlardı! Bestekâr babam (Erdoğan Berker) ilk ödülünü alırken nasıl sevindiysem o çocukların coşkusu da beni öyle sevindirmişti! Sonra o ilk dinletinin de içinde olduğu bir video klip yaptım ve onu sosyal medyada paylaştım ('Amerika'da boşuna mı mastır yaptın?' diyen anneme hep bu videoları gösteririm! CCSU*'da öğrendiklerim sayesinde özellikle pandemi sırasında 30'a yakın eğitsel video yaptım. 'Daldan dala atlıyor!' diye kızmayın çocuklarınıza; tüm dallar mutlaka bir ağaca tamamlanıyor ileride!). 


Şu bulut gemiye benziyor

Çiçekler koklanmak istiyor
Toprağa suyu katsak, 
Biraz da kozalak koysak
Canım fena çorba çekiyor

Haydi dışarıya, yağmurda koşmaya!
Haydi dışarıya, kuşlara yem koymaya!
Ağaçların altında oyun başka, bambaşka!
Sıcakta, soğukta haydi dışarıya!

Söz-Müzik: Ebru Berker
Aranjman: Yuri Ryadchenko
 
Sosyal medyada klip övgüler ve sempati ikonlarıyla karşılanınca aklıma bir fikir geldi; 'Neden bu bir TV programı olmasın?' Dedim ya, cin mısır... Pat pat pat... Hemen yazdım bir proje. Bir bahçe bulunacak, orada çocuklarla yaz kış oyun oynanacak, ekim dikim yapılacak ve yaşatarak permakültür anlatılacaktı. Projemi 'TRT Çocuk' kanalına götürdükten çok kısa bir süre sonra olumlu dönüş aldım. Havalarda gezindim, heyecandan öldüm sandım, ama konsepti iyice oturtmaya çalışırken bazı pürüzler çıktı ve proje yattı. Joseph Campbell'i duymuş muydunuz? Amerikalı bir mitolojist, yazar ve eğitmen kendisi. 'Sizi mutlu eden şeyi yapmaya devam edin ve korkmayın, orada olduğunu hiç bilmediğiniz kapılar açılacaktır.'** demişti bir yazısında. Hakikaten bu projenin yatmasına üzülmeye vakit bile bulamadan başka kapılar açıldı! Cin mısır… Pat pat pat!

Bu kapılardan birinin ismi Formidable Vegetable Sound System***! İsimlerini permakültür kursunda 'örüntü' üzerine sohbet eden öğrencilerden duymuştum. Avustralyalı, yetenekli, yaratıcı müzisyenler oldukları ve permakültürle ilgili sağlam müzik yaptıkları söyleniyordu. 'Kimmiş bunlar bir bakayım!' derken bütün günümün Youtube'da geçtiğini hatırlıyorum! Amaçları 'sürdürülebilirlik için basit çözümleri bilincin derinliklerine mümkün olan en 'funk' şekilde kazımak'mış! 'Ne esprili bir adanmışlık!’ diye düşünmüştüm. Grubun kurucusu, solisti ve bestecisi Charlie Mgee'nin elinde minyatür gitara benzeyen, masal objesi gibi bir alet vardı. (Ukulele'ymiş adı; ilk görüşte aşka düştüm!) Trompetçi, kemancı ve Charlie, lahanalar ve kabaklar arasında dans ederek inanılmaz enerjik bir müzik yapıyorlardı! 'Atık diye bir şey yoktur!', 'Yaptığın iyi şeyler geri döner!' gibi sözler geçiyordu şarkılarında, hatta bir şarkı Korelilerin fermente lahana salatası Kimchi’nin tarifini veriyordu! Ne diyeyim, çok uzun zamandır izlediğim en sahici, sade ama renkli, özgür ve özgün müzik grubuydu Formidable Veg! İlham rüzgârları üstüme üstüme esti... Ben de permakültürle müziği birleştirecek bir şeyler yapmak istedim!

'
Örüntülerden oluşan ritmik bilgi kolay hatırlanır; sembolik bilgiyi ise hatırlamak güçtür.' demişti Bill Mollison.(*4) Charlie tam da bunu yapıyordu; 'müzik' ile bize bilgiler, tarifler, tavsiyeler paslıyordu ve bunlar ritmik tekrarlar ve kafiyeler sayesinde aklımızda kolay kalıyordu.

‘Örüntü’ çok karmaşık ama keyifli, okudukça insanın aklını uçuran, bir yaratıcıya inanın ya da inanmayın sırf tasarım harikası oldukları için şapka çıkaracağınız bir olgu. Kısaca ‘belli bir kurala göre devam eden sayı, şekil ya da olay dizisi’ diye tanımlayabileceğimiz örüntüleri doğada fark etmek için bilgimizin olmasına bile gerek yok… Sadece biraz
gözlemle sarmalları, dalgaları, dallanmaları, kristallenmeleri, ağları, altıgenleri her yerde, farklı ölçeklerde görebiliriz; vücüdumuzda, doğada, hatta uzayda… Bu örüntülerin ortaya çıkması asla tesadüfi değil, onlar Mollison’a göre doğanın bir tasarım sorununu çözme biçimi; madde ve enerjiyi en basit ve verimli şekilde nasıl hareket ettiririm, toplarım, hasat ederim ya da dağıtırım tezahürü.*4.1 Örüntüleri görmek ve fonksiyonlarını anlamak, permakültür öğrendikten sonra açılan bir göz oldu bende. Doğadaki örüntüleri taklit ederek yapmaya çalıştığım her tasarım (obje olsun, bahçede olsun) hem estetik ve işlev açısından tatmin edici oluyor hem de verimli ve sürdürülebilir oluyor. 

Konumuza geri dönersek bir melodinin insan üzerindeki etkisine ritmik tekrarlar ve şiirsel örüntü eklenince müzik rakipsiz bir süper güç oluyor bence; öğrenmek ve hatırlamak için! Babam anlamadığım, sınav öncesi ezberleyemediğim bir şey olduğunda tekerlemeler ya da minik bestecikler uydururdu. Aptalca da olsalar onları sınav geçtikten çok sonra bile hatırlardım bu şekilleriyle. 

Bill Mollison'un bahsettiği sembolik bilgi ise kitaplarla veya elektronik ortamlarla saklanan bilgi. Mollison’a göre harfler ve sayılar kendi başlarına bir anlam taşımıyor. Yani yazının icadından sonra bilginin yaygınlaştığını, her yere ulaştığını, kalıcı olduğunu iddia ediyoruz ama gerçekte temel, yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elinde kalmış oluyor. Kitaplara ve bilgisayarlara erişimi olmayan insanlar ve toplumlar var ve pek çok bilgi maalesef uzun vadede silinip gidiyor.

Oysa yıldız takımları, hava olayları, ekim ve hasat dönemleri, sağlık reçeteleri, yön bulma, atalar, hayvanlar, yaratılış mitleri gibi pek çok geleneksel bilgi ve bilim, örüntüler halinde kaydedilirmiş eskiden; ne güzelmiş! Evler, halılar, duvarlar, silahlar, hatta bedenler süslenirmiş bu örüntülerle. Yaşamsal bilgiler, hatta 20 yıllık döngüler şarkılarla, danslarla, masallarla, taş oymalarla aktarılırmış topluluğun bireylerine

Bill Mollison, Avustralya yerlisi Pitjantjatjara’lıların kampına yaptığı bir ziyarette kadınların pencerelere ve giysilerine karmaşık birtakım desenler çizdiğini görmüş. Bu desenlerin anlamını öğrenmeye çalışsa da cevabını alamamış. Bir süre sonra çölün üzerinden ufak bir uçakla geçerken aşağıda kadınların çizdikleri desenin aynısını görmüş; meğer çizdikleri şey ekolojik bir haritaymış. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri resimleyerek akıllara kazıyor, gelecek nesillere aktarıyormuş.

Bu hikâye beni bir farkındalık vadisinden aşağı itti ve de paraşütüm açılmadı! Şöyle ki aklıma seyrettiğimiz bir film geldi; ismi ‘Nowhere’. Bir konteynır içinde okyanusun ortasında kalan bir kadın var ve cep telefonu ıslandığı için çalışmıyor. ‘Tuzlu suyu nasıl içme suyuna çevirebilirim’i google’layamaz, bir kitaptan da bakamaz. Böyle bir durumda, bizi sadece o yaşa kadar beynimize kazınmış bilgiler kurtarabilir. 'Eğitim hayatımız boyunca hatim ettiğimiz bilgilerden hangisi beynimize kazındı ve bunlardan yüzde kaçı yaşamı idame ettirmeye dair işe yarıyor?' diye sormaya çekiniyorum! Çocuklarımıza işe yarar bilgileri ölene kadar hatırlayacakları bir sistem mi bulsak, herkes kendi elinden ne geliyorsa onu, bu amaç için adapte mi etse? Zor ama anlamlı bir çaba olurdu bu...

Babamın
‘Bir ilkbahar Sabahı’ diye bir bestesi var. 1985 yılında Altın Kelebek ödülünü alarak dillere dolanmıştı. Aradan 40 yıl geçmiş ama hâlâ çalındığında insanlar hep bir ağızdan söylüyor onu. Genç sanatçıların farklı tarzlardaki yorumları sayesinde yeni nesiller de şarkıyı tanıyorlar. İşte müziğin süper gücü burada! Bu kitabı çıkarabilirsem, acaba 40 yıl dayanır mı raflarda? (Hem şarkı, hem yazı, hem resim kullanıyorum; artık birinden biri dayanır herhalde!)

'Bir çekirdek verdim dört bostan verdi; benim sadık yârim kara topraktır' diyen Aşık Veysel türküsü ise 69 yılında çıkmış ilk. Yerli yabancı müzisyenler hâlâ yorumluyorlar onu, 56 yılı geçmesine rağmen. Eğer Aşık Veysel o bir çekirdeği nasıl ekeceğini, ne zaman ekeceğini de yazsaydı mesela, bu bilgi bir kitapta yazılandan çok daha uzun süre akıllarda kalacaktı!


Hemen ‘örüntü’ konusunu bağlıyor, dikkatiniz dağıldıysa onu toparlıyorum!… Charlie’nin, müziği bilgi aktarımı için kullanmasından ilhamla başladığım çocuk şarkıları besteleme yolculuğuma 'Yürüyen Köşk', 'Sinek Kuşu', 'Küçük Tohum' ve 'Soğan' adındaki şarkılarla devam ettim. (Bir soğana klip çeken dünyadaki ilk kişi olduğumu düşünüyorum!)  'Baban da ilk bestesini 40ından sonra yaptı!' demişti annem. Sanki bir bayrak devralmış gibi, her gün farklı akorları farklı sebzeler ve hayvanlarla birleştirerek şarkılar yapma aşkına düştüm. Bu çocuk şarkılarını yapmaya çalışmak kulağımı ve armonimi geliştirdi. Klasik
piyano eğitimim hep ezbere ve tekniğe dayalıyken, artık işin matematiğini de öğrenmeye başlamıştım. 'Demek isteyince beste yapabiliyormuşum!' diye diye AyşeCan için, aşk için, umut, insan, düzen (ve evliliği iyi gitmeyen kuzenim) için şiirler yazıp bestelemeye başladım. Bir yandan okulda permakültür öğretiyor, bir yandan mısraların, akorların içinde takla atıyordum! Boşandıktan sonra çocukla (hesapta yokken) yalnız kalan kadınlar bilirler; önce büyük, devasa bir boşluk olur içinde; karabatak gibi dibi boylarsın, sonra yavaş yavaş kuğu gibi su üstüne çıkar, kendinle yeniden tanışırsın. Tek başına da becerebildiğin pek çok şey olduğunu fark edersin ve bir reanimasyon yaşarsın. Yani patlayan araba lastiğimi yine tek başıma değiştiremedim ama 'yanımda müzisyen bir eş olmadan da müzik yapabilirim' farkındalığı benim için önemli bir eşik oldu. 

15 Temmuz darbe girişimi yaşandığı sıralarda bu beste yapma furyası içinde kendi mutlu iktidarımı yaşıyordum. Bir gün yıllardır duymadığım eski bir dost, Uli Geissendoerfer, haberlerde Türkiye'deki kaosu görünce bana mesaj atıp iyi olup olmadığımı sordu. Ben de ona 'Ben iyiyim, beste yapıyorum!' dedim. Bu saçma muhabbet dün gibi aklımda. Saçma maçma, ama hayatımın arka arkaya açılan kapılarından biri oldu yine...

Las Vegas'ta yaşayan Alman asıllı müzisyen,
piyanist ve prodüktör olan Uli, 'Gönder bakayım şu bestelerini, nasılmış!?' dedi. Birini gönderdim. Sabah tostumu yerken e-postama bir dosya düştü! Uli, bir gece içinde o besteye bir aranjman yapmış ve onu başka bir seviyeye taşımıştı! Bir başka şarkımı daha gönderdim; ertesi gün hayalini kuramayacağım bir piyano solo vardı şarkının ortasında. Aynı şey her şarkım için gerçekleşti. Hayal miydi neydi? Uli bir yeteneğim olduğunu, bulduğum melodilerin sanki bir müzikalin parçaları gibi olduğunu söylüyordu. 10 şarkı elle tutulur bir hal alınca bunları bir albümde toparlayıp çıkarmak için İndigogo platformundan sponsor arayışına girdim. 

Şarkılardan birisi olan 'Mış Gibi' Doğan Abi'me aitti. Babamla ve ablamla müziği öğrendikten ve Cinnah Caddesi'ndeki Altınnal Restaurant’da dönemin tüm ünlü TSM’cileriyle düet yaptıktan sonra (!) sonra ilk defa Doğan Canku'nun grubunda vokalist olarak sahneye çıktım. 20’li yaşların başındaydım, ODTÜ'nin konser salonundaydık ve kabasa çalarken ritm kaçırmamak için stresten avuçlarım terliyordu. Doğan abi o gün bugündür müzik ve hayat hakkında çok şey öğrendiğim, sevdiğim saydığım şahsına münhasır bir akrabam! O yüzden 'istemeyenin bir yüzü kara' cesaretiyle albümüm için bir beste istedim ondan.  Arthur Rimbaud'nun bir şiirini bestelemeyi kabul etti! Bu şiiri Türkçeye kazandıran da Orhan Veli Kanık'tı! Her şey bir rüyada gelişiyordu benim için...


Indigogo ile ancak iki şarkının masrafını çıkarabildim! Bir proje daha suya düştü boğuldu diye çok üzüldüm o dönemde. Sanki evren kapı değil portal açmıştı ama ben gerisin geri odama popo üzeri düşmüştüm. Ama artık böyle düşünmeyi bırakalı çok oldu; bardağın dolu tarafında anlatılacak hikâyeler bulmayı, bazı şeyler olmuyorsa bir şeyler tavında değildir demeyi öğrendim...

Albüm hiç de sıradan bir albüm olmayacaktı çünkü albüm olarak çıkarmayacaktım! Charlie'nin doğayla dost turnelerini, atık yağla çalışan kamyonunu, seyircinin pedal çevirmesiyle dolan akünün bağlandığı ses sistemini filan seyredince ben de kendi çapımda bir fark yaratmak istedim. Aklıma ilk gelen şey ‘CD çıkarmamak’ oldu! Çünkü bir CD'nin doğada ayrışması yaklaşık 500 yılı*4 buluyormuş.

  'Doğada çözmeyelim, geri dönüştürelim' dersen de maliyeti korkunç işlemler lazımmış ki onları yapabilen sistemler de sadece birkaç ülkede mevcutmuş. Meğer müzik endüstrisi dev atık potansiyeline ve karbon ayak izine sahip, doğanın omzunda bir kamburmuş. 'O zaman ben de kitap çıkarır, müzikleri içine barkodla koyarım!’ diye süper bir fikir buldum ki 10 yıl önce yeni sayılırdı bu uygulama. Demokraside çareler, Ebru'da fikirler bitmezdi.


Kitap-albümümün dağıtımının bile doğayla barışık olması için bisiklet-kuryeyle anlaşmıştım! Bana telefonu açan yetkili ‘Böyle güzel bir amaç için memnuniyetle yardımcı oluruz!’ diyerek beni çocuk gibi zıplatmıştı sahil yolunda yürürken.
BİSKUR*5 hem ekonomik, hem mazot kullanmıyor hem de bisiklet kafadan ‘sağlık’ demek, ‘spor’ demek. Tam benim kafamda bir oluşum. (Ben üniversitedeyken olsalardı Biskur’a kesin başvururdum çalışmak için; zira Erenköy’den Boğaziçi Üniversite’sine bisikletle gidip dönmüşlüğüm vardır; sıkı mesafeydi, sıkı sporcuydum) Artık İstanbul dışında da hizmet veriyorlarmış. Çok mutlu oldum onlar (ve dünyamız) için.

'Doğanın Kitabı' olarak isimlendirdiğim bu kitap çok değerli bir buluştu benim için, belki görücüye çıksaydı görenler için de değerli olacaktı çünkü salt müziğimi paylaşmaktan ziyade pozitif bir şeyler transfer etme isteğim vardı insanlara; 'Bakın nasıl da polar ayılar evsiz kalıyor, çöl olduk, zehir soluyoruz, kanser arttı, orman bitti, susuzluktan savaşa gireceğiz (tabi zombilerden yırtarsak)' gibi haberlerin karşı penceresinde ufak bir pembe bulut olasım vardı. Şu an, şuracıkta, elimizden gelenle ne yapabiliriz de ufacık bir kelebekle etki zinciri oluşturabiliriz diye uğraşacaktım. Bunu bahçelerde çocuklarla çok güzel yapıyordum; bu eko-müzik projesi de büyüklerle temas kuracaktı. Üretimiyle, basımıyla, dağıtılmasıyla, dinletisiyle ekolojik olacak ve insanlara fikirler verecekti. 

Çocuk kitapları ilüstratörü Brenna Quinlan'ı izledim geçen hafta bir festival yayınında. Artık sanatını umut dolu mesajlar vermek için icra ettiğini söylüyordu. Bilgiyi insanlara aktarmak, insanları farklı biçimlerde harekete geçirmek için sanatın eşsiz bir köprü olduğundan bahsediyor, 'Bilgi sadece bilgidir ama sanatçı ruhtur, kalptir, kahkahadır, hatıralardır, yeni anlayış biçimleridir.' diyordu. Brenna'nın bu sözleri benim kafamdakilerle bire bir örtüşüyor. Sanat kalbe giden kestirme bir yol ve bu yolda hep umut ışıkları yakmak lazım. Müziğinle, şiirinle ya da resminle heyecanlanan, çağrına tepki veren, 'ben de bir şey yapayım, ne yapayım?' diyen pek çok insan çıkacaktır... Yıllar önce ön-mayaladığım bu dileklerimi bu kitabın hamuruna aktarıyorum...



Kapılar kapanır, kapılar açılır... Bir gün İstanbul Permakültür Kolektifi kurucularından Dilek (Yalçın) aradı beni. 'Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nde şarkı söylemek ister misin?' dedi. Şarkı söylemek için daha anlamlı bir sahne düşünemezdim! Tam benim meseleler konuşulacaktı, seyredilecekti ve işte tam yerimi bulmuştum! Hemen hazırlanmaya başladım. Canım İlker ve iki arkadaşım daha 4 olduk, güzel olduk! Festivale yakışır birkaç da şarkı seçtik, provalara başladık. 

Aklıma 'Charlie ile bir düet yapsam ne güzel olurdu!' diye bir fikir geldi! Tabi çocuk Avustralya'da... Derhal ona e-posta yazdım. Kendimi tanıttım, film festivalinde onu projektörle ekrana yansıtarak kendi şarkısı Yield'da düet yapmak istediğimi söyledim. Geri dönüşü olumluydu. 'Yoğunum, işim var, turnem var' da diyebilirdi; sonuçta parasız, angarya bir iş! Ama demedi! Charlie kamerayı karşısına koydu ve benim söyleyeceğim kısımları vokalsiz bırakarak tüm şarkıyı çalıp söyleyip bana gönderdi. Ben de bu görüntünün bazı yerlerine şarkı sözlerine uygun kareler ekledim ve güzel bir klip yaptım! 

 


Charlie ‘son -ki -üç- dört’ dediğinde bizim müzisyenler de müziğe girdi ve şarkıyı Charlie'nin ukulelesiyle beraber çaldık. AyşeCan sahneye fırladı, bacağıma belime dolandı, dans etti! Tam hayalimdeki tablonun içindeydim. Konserden sonra tohum koleksiyonumdan küçük paketler dağıttım insanlara, tek tek haftalar öncesi köklendirdiğim aloe vera fideleri hediye ettim, annemle boyayıp sebze isimleri yazdığımız çubuklar verdim... Maharetli kuzenim Eda (Erker) kocaman dalları makrame ve renkli iplerle örüp sahne dekoru yapmıştı- ben tohumlarla uğraşırken birisi o dalları da hediye sanıp alıp gitmiş- çok üzülmüştüm ama sağ olsun! Neyse Charlie
 konser videosunu çok beğendiğini söyledi, ilk tanışmamız bu minvalde tatlı bir anıydı.

 İkinci (ve yüz yüze) tanışmamız ise tam da bu bölümü yazdığım sıralarda, yani Ağustos 2025'te gerçekleşti! Charlie ve kız arkadaşı Brenna Marmaris'e bizi ziyarete geldiler! Bunun nasıl olduğu da başlı başına ve lezzetli bir hikâye; şimdi bu hikâyeye (ve sosyal permakültür olgusuna) bir sıçrayış yapacağım. (Ama geri döneceğim!) Kaybolmayın!

O festivalde sanal olarak Charlie'yle beraber şarkı söylememden sonra 10 yıl hiç bağlantı kurmadım, ‘Instagram beğendi'lerini saymazsak. Bir bahar sabahında e-posta kutuma bir posta düştü. FoVeg (Koca ismi böyle kısaltmışlar) grubu 3 aylık bir Avrupa turnesine çıkıyordu. İnanılmaz yoğun, her gün bir yerde çalmalı bir turneydi bu ve Charlie bir mesaj iliştirmişti ilana: 'Eğer bu yolculuğumuz sırasında bize destek olabileceğiniz bir konu-olanak-herhangi bir süper gücünüz varsa lütfen haber verin!' (Çocuğun bu nüktedan dili ve içtenliği insanın içini ısıtmıyor mu!) Bahsettiği destek şöyle bir şeylerdi: bir yerden bir yere ulaşımlarını sağlamak, konaklama imkânı, tanıdık bir gazeteci arkadaş varsa bir röportaj ayarlanması, sosyal medyada heyecanlı hikayelerini anlatabilecek bir halkla ilişkiler kişisiyle iletişime geçilmesi, festival sırasında kitap, kupa, posterlerini satacak bir gönüllü bulunması vb... 


Şimdi bu, ne kadar güzel, samimi ve sistem dışı bir şey farkında mısınız bilmiyorum. Bu işlerin hepsi günümüz kapital sisteminde birer kişi ya da kişiler tarafından büyük paralar ile yapılıyor, büyük büyük aranjmanlar gerekiyor, tabiri caizse hepsi birer 'masraf kalemi' bunların. İşte Charlie ve grubunun, Avrupa'yı müzikleriyle coşturup hoplatırken insanlara (şahsen bana) verdikleri mesaj şu: Bir başka yaşam sistemi mümkün! Bir başka deyişle: 'Her şey para değil!' Dedetepe Çiftliğinde aldığım bir kursta Anday Ataman diye bir arkadaşla tanışmıştım. Ben yapmak istediğim ve para olmadığı için yapamadığım şeylerden yakınırken bana: 'Sistemin tıkanıklığını sistemin anahtarı ile açamazsın' gibi bir şey demişti. O zaman hiçbir şey anlamamıştım ama şimdi her şey gayet berrak; Charlie ve grubunun yaptığı çağrı tam da bunu anlatıyor. Paramız yoksa köşeye sıkıştığımızı, kitlendiğimizi, hayallerimize ulaşamadan u-dönüşü yapmamız gerektiğini hissetmeye meyilliyiz. 'Cam tavana' çarpıyor kafamız, hani David Schwarts'ın 69 yılında yaptığı pire deneyindeki gibi. 

Cam Tavan Sendromunu Yılmaz Özdil'in bir yazısından*7 öğrendim. Onun kalemiyle aktarmak isterim: 'Pireleri 20 cm. derinliğinde bir fanusun içine koyarlar, fanusun üstünü cam ile örterler. Alttan ısıtırlar... Pireler giderek artan sıcaklıktan rahatsız olur, o ortamdan kurtulmak için dışarı doğru zıplar. Ama her zıplayışta kafalarını fanusun tavanındaki cama çarparak yere düşerler. Tekrar zıplarlar; nafile, yine çarparlar. Cam engel görünmez olduğu için, kendilerini neyin engellediğini bir türlü kavrayamazlar. Böylece, zihinlerinde bir 'özgürlük sınırı' oluşur. İşte bu sınır oluştuğu anda, deneyin ikinci aşamasına geçilir. Fanusun tavanındaki camı kaldırılır. Artık engel yoktur. Ortam yine ısıtılır. Hayret verici şekilde görülür ki pireler en fazla 20 cm zıplıyor! Daha yükseğe zıplama imkanları varken fanustan dışarı sıçrayıp özgür olma imkanları varken, kafayı çarpmamak için buna cesaret edemezler. Çünkü artık 'görünmez engel' zihinlerindedir; 'yapamayız, kurtulamayız, hiç boşuna denemeyelim' diye düşünürler.' 

Yapay zekayla donattık hayatlarımızı ama kendi zekamızı, potansiyelimizi 'öğrenilmiş çaresizliğe' kitledik. Bir kere Hz Ali ta 7. yüzyılda ipucu vermiş: 'Derdin kendindendir bilmiyorsun, derman yine sendedir görmüyorsun. Koskoca alem içinde yerleştirilmiş, sen hala kendini küçük mü sanıyorsun?' Ne devrimler yapıldı, küçük olmadığımıza inanmamız için, bizi 'küçük' hissettiren sistemleri kırmak için, niceleri de yapılıyor, yapılacak. Pink Floyd standartlaşmış eğitim sistemi içinde durmamızı sağlayan 'öğrenilmiş çaresizliğe' atıfta bulunmuştu, ta 1979'da: 'Sonuçta sen de duvardaki bir başka tuğlasın!', 'Eğitime ihtiyacımız yok! Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok!*8 (Ah AyşeCan'ın 13 yıllık eğitim hayatında neler yaşadım bir yazsam; traji-komik, melodramatik, fantastik, absürd bir kitap çıkar!) Standart eğitim sistemine alternatifler var artık, dünyayı gezmek için parasız yollar var, bir üretimine sponsor bulmak için 'kredi almaktan' başka seçenekler var.  

O kadar koşullandık ki 
kapital sistemin çift camlı tavanı olduğuna, paramız yoksa cebimizde, kafamızı uzatmaya bile korkuyoruz olasılıklar dünyasına. 'Permakültür, bahçecilik kisvesi altında gizlenmiş bir devrimdir' demişti Mike Feingold*9. Charlie de diyor ki fanlarına gönderdiği mektubun sonunda: 'Bunu viral  fungal olarak yayalım mı?' Evet Charlie, hadi yayalım! Toprak altındaki muazzam miselyum ağı gibi bağlanalım birbirimizle... Yer altından miselyumla, üstünden de titreşimle bağlanalım birbirimize. 'Evren titreşimle oluştu ve dolayısıyla insanın her atomu bu titreşimi içinde taşıyor' demişti ya Inhayat Khan.. Bu görünmez ağlardan daha güçlü bir bağ olabilir mi insanla insan, insanla evren arasında?

Charlie’nin e-posta ile takipçilerine yolladığı postaya bir cevap yazmıştım: ‘Biliyorum Türkiye turne kapsamında bir ülke değil, ama sonuçta Avrupa’dan Avustralya’ya geri dönerken bizim üzerimizden uçacaksınız. Eğer kahvemizi içmek, güzel manzaralar görmek, denize girip biraz tatil yapmak isterseniz, kapımız açık… Bunu can-ı gönülden isteriz!’ Ve Charlie’den ‘Olur! Zaten hep Türkiye’yi görmek istemişimdir! diye bir cevap geldi. Gökhan’a koşup ‘Charlie’ler buraya geliyor!’ dediğimde Gökhan’ın kamera şakasındaymış gibi hissetme anı çok komikti. Velhasıl 3-4 ay sonra Charlie ve Brenna’yı Marmaris Otogardan aldık! Kalbim duruyor, sonra panikle yine atıyordu! ‘Olmaz ki’ demeden çok istediğim bir şeyin oluşunu (ya da onu ‘olduruşumu’) hayretle yaşadık o an, otogarda! 

Charlie tam hayal ettiğim gibiydi; insanları seven, sabah kalkınca gülümseyen, akşam yatarken mutlu, anne babasının besbelli çok sevdiği, âsi ama şefkatli ve yetenekli bir velet; macerayı seven, meraklı ve sisteme kafa tutan çılgın bir çocuk! Cem Seymen demişti ki ‘Sisteme kafa tutanın kafadarı olmaz!’ Oysa çok kafadarı vardı onun. Öncelikle Brenna; ufacık ama kocaman bir kadın, dünyayı dere tepe gezmiş, eğitimler almış-vermiş… İkisi kafa kafaya vermiş dünyayı değiştirmek için müzik, sanat ve permakültürü birleştirmişler. Tıpkı Gökhan’la ben gibi! 

Onları Ayşe’min odasında misafir ettik 3 gün, beraber yüzdük, gezdik, yedik, konuştuk. Mütevazi evimizin bahçe balkonunda, Ayşe ve biricik kuzen Alev’in Charlie için yaptığı papier-mache sahne lambaları altında sanatçımız bize özel bir konser verdi; 30 kişi kadardık... Şarkılarının

sözlerini, hikayelerini anlata anlata, bahçemizdeki farklı yaşlardan, kesimlerden insanların duygularına dokuna dokuna tek kişilik bir orkestraya dönüştü Charlie. Ne tarafa çevirsem telefonun kadrajını, herkes gülümsüyor, tempo tutuyordu. Charlie'den sonra Türkçe şarkılar, latinler de söyledik, ablam coşkuyu tavana çekti, Can'ın şan öğretmeni Ahmet de damardan girdi... Müzik evrenselliğinin, herkesi kucaklayışının demosunu yaptı... Herkes bu akşam için yiyecek bir şeyler yapıp getirmişti. Hatta Ezu'm ta İzmir'den geldi enfes brownie'siyle (ve ailesiyle), benim can kardeşim! Konser sonrası, bu yiyeceklerin etrafında, insanlar arası keyifli bir muhabbet ağı oluştu, bahçemizden yukarı doğru genleşti ve yayıldı bu görünmez pozitif sarmal.

Brenna’nın giderken bana dediği şeyi, 6B kurşunumla günlüğüme yazdım. (İhtiyacım olunca çekip kullandığım birikim hesabım o cümleler benim için.) ‘Bi maydonoz bile yetiştiremiyorum diye hayıflanıp duruyorsun; bu çok da önemli değil, sen sosyal permakültür açısından çok önemli şeyler yapıyorsun, bak o akşamki konser buna iyi bir örnek!’ (Tamam, iyi geldi bu, ama maydonoz da olsa bi saksıda, fena mı olurdu Brenna’cım!?)

Charlie müzik fabrikası gibiydi, işte imrendiğim için aklımdan çıkmayan bir detay daha! Her arabaya binişimizde ukulelesi kucağında, konuşsa bile bizimle parmakları beste yapıyordu sanki… ‘İşte,’ dedim Ebru, ‘bu yüzden ukulelede bir mesafe kaydedemiyorsun; hiç kucağına oturtup gezmeye çıkarmıyorsun ki onu! Dedenden kalmış guguklu saat gibi duvarın tepesinde sana bakıyor bütün gün garibim!’

Ve gitmeden, Dilek'le de sanal bir program yaptılar Türkiye için, keyifli, müzikli…Duvarlarım renkliydi, iyice renklendi. Sevgisel kürlerle ilaçsız terapi aldık üç gün üç gece…

Uzun uzun yazdığım bu hikâyeleri bir anılar geçidi programı olarak düşünmeyin. Evrenle, insanla (bilerek ya da bilmeden) kurduğum ilişkiler sonucunda arka arkaya açılan kapılardan bahsediyorum... İlham olsun diye, size fikir versin diye yazıyorum... ‘Ben de bazen yazdıklarımdan çok şey öğreniyorum'!*8.1

'Muhteşem Sebzeler Ses Sistemi' hakkında anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Geçmişe dönüyorum, nerede kalmıştık; hayatımın kapıları… Açıl kapım açıl…

Bir gün Momo diye bir anaokulunda çalışmak isteğiyle iş görüşmesine gittim. Okulun sahibi değerli uzman psikolog Iraz Toros Suman ile, tam kafama göre bir okul bahçesi içinde tatlı tatlı konuştuk... Konuşmamızın bir yerinde ben 'Ukulele diye sempatik bir enstrüman var, bir gün onu alacağım ve bahçede çocuklara müzik yapacağım' demiştim. Bunu Iraz duydu, evren duydu, sonra Iraz'ın eşi Turgut duymuş ve bana işe alındığımın ilk günü nefis bir ukulele hediye etti! Hiç unutamadığım ve hayatımı değiştiren hediyelerdendir! Artık benim de bir ukulelem vardı; ben sesine, parmaklarım perdelerine hayran kalmıştık! Küçük elli olmaktan mütevellit bare basmakta zorlanmıyordum gitardaki gibi! Benim parmaklarım ve kucağım için yapılmış gibiydi! Turgut'un hediye ettiği ukulele ile şarkılarımı akapella söyleme zorunluluğum kalktı. Hemen çalmayı öğrenmeye başladım; önce Erkin Soylu'dan, sonra Youtube'dan...

4 telli yeni sevgilim sayesinde olasılıklar evreni genişledi, teklifler gelmeye başladı. İlker'le çeşitli okullarda, cafelerde, müzikli mekanlarında çaldık, yeni müzisyenlerle tanıştık. Jingle yapmaya devam ettim. Kendi enstrümanın olunca kendi sesine eşlik edebiliyorsun self-servis; büyük özgürlük bu! Jingle'lardan bir tanesi 'Fırınımdan Ekmekler' idi. Sonradan iyi bir dosta dönüşecek olan Murat Demirtaş ile, zehirsiz, şifalı ekmeğimi ararken tanışmıştım. Ve işte tüm bu müzikal yolculuk sırasında bir durakta onun ekmeği için, tamamen içimden geldiği için bir jingle yaptım. Çok sevdi onu Murat, paylaştı şarkımı miselyum ağında(!) İlişkiler ağım genişledi… Eda Yapanar'la tanıştım, o beni organikçi, buğdaycı, eğitimci, müzisyen birileriyle bağladı, sürekli beni kolladı, arkamdan zarifçe itti canım benim. 



Kartvizit yaptım sonra kendime. (Annecim bak bu kartı yapmayı da mastırda öğrendim, boşa gitmedi yani hiç üzülme!) Bir yüzünde 'Ebru Berker, çocuk bahçeleri tasarımcısı', bir yüzünde de 'Ebru Berker, çocuk şarkıları bestecisi' yazıyordu. Çok aptalca bir şeydi, sanki gerçeklerimin değil hayallerimin kartvizitiydi. Ama Picasso demiş ya: 'Bir fikirle başlıyorum, sonra o başka bir şeye dönüşüyor.'... Tam olarak bu oldu! Mavi Gezegen bahçesinde çocukları beklerken bir telefon geldi. 'Alo?' dedim, öbür taraftan sıcacık bir ses geldi: 'Merhaba Ebru ben Judith Malika Liberman!'... Telefon şakası sandım önce, olur ya, ünlü kişilikler seni kaç kere arar böyle sıradan bir günün sıradan bir anında? Hani o muhteşem masal anlatan, anlatmayı öğreten, yazan, hayat dolu kadın var ya, hani bende iki kitabı da başucumda ya, işte o, telefonun öbür ucunda bana sesleniyordu! İlk

şoku atlattım, ikincisi geldi; Judith benim kartvizitimi görmüş ve 'çok tatli' bulmuştu o tatlı Fransız aksanıyla. Bunu, permakültürü, çocukları ve müziği konuşmak için beni NTV'deki radyo programı 'Masal bu ya!' ya çağırıyordu! Yani ben instagramda onun her yayınladığını okuyup gülümserken, cümlelerini defterlerime kopyalarken meğer o da beni takip ediyormuş da bu kartvizit tanışmamıza vesile olacakmış! 



'
'Yapana kadar 'mış' gibi yapın!' der sevdiğim bir yazar, Austin Kleon. Örnek olarak da Patti Smith den bahseder. Sonradan dünya çapında olacak olan müzisyen Patti Smith, arkadaşı fotoğrafçı Robert Mapplethorpe ile sanatçı olmak hayaliyle New York'a gelirler. Bohem çingene kıyafetlerini giyip herkesin takıldığı Washington Square Parkı'na giderler. Yaşlı bir çift onlara uzun uzun bakmaktadır. Kadın kocasına der ki: 'Resimlerini çeksene, sanırım sanatçılar!' Kocası ise 'Hadi canım, onlar sadece çocuk!' cevabını verir. Bu cevap Patti Smith'in 30 yıl sonra yazacağı anılar kitabı 'Çoluk Çocuk'*a adını vermiş olur. 

Sanatçı olmak isteyen çoluk çocuklardı aslına bakarsanız ama dünyaya verdikleri kadrajda onlar çoktan sanatçıydı! Kartvizitimi hazırlayarak ben de 'mış' gibi yapmışım bilmeden! Yani 'çocuk şarkıları bestesi' ya da 'çocuk bahçeleri tasarımı' yaparak hayatımı kazanmıyordum ama öyle olsa ne güzel olurdu diye quantum boyu bir iç çekişim, evren tarafından 'gerçeklik' olarak yansıtıldı. Radyo programını şu cümlelerle açtı Judith: 'Ne kadar değişik ve modern bir mesleğe sahipsin Ebru; aslında eski meslekler kalmadı, hepimiz kendi yolumuzu çiziyoruz, sevdiğimiz şeyleri bir araya getirerek yeni yollar çiziyoruz... Böyle bir kartvizite sahip bir tek sen olabilirsin!'*11 Dilek esanslı bir espri, gerçek bir 'titr' olmuş çıkmıştı. Yarından itibaren birileri 'tavuklarla ilgili şarkı lazım, yapabilir misin?' filan diye beni arayabilecekti!  
 

Dostlarım, ve bu kitabı büyüyünce okuyacak olan Ayşe'm, Can'ım; hayal kurmak, istemek, adım atmak, inanmak, kim ne der'ci olmamak, sevdiğini bulmak ve 'mış' gibi yapmak gerçekten mucizeler yaratabiliyor. Kişisel gelişim kitabı gibi konuşmak istemiyorum ama ne yapayım hayatımda olup bitenler tam da bu minvalde! Birkaç doz daha motivasyon hikayesi yazacağım size... Sonra kitap kendini bitirecek bir şekilde; pandemiyle, taşınmayla, 'her şerde bir hayır' kafasıyla ve illâ ki yeni hayallerle, projelerle...




CCSU: Central Connecticut State University


 **Follow your bliss and don't be afraid, doors will open where you didn't know they were going to be.”
― Joseph Campbell 

*** Formidable Vegetable Sound System: Muhteşem Sebze Ses Sistemi 

*4 Permakültüre Giriş, 3. Bölüm, Örüntü Anlayışı

*5 BİSKUR : https://biskur.com/#

Buğday Dergisinde Biskur'la röportaj: https://www.bugday.org/blog/iyi-seyler-yapan-guzel-insanlar-biskur-bisiklet-kurye/

*6: cd mi, plak mı, yoksa digital platformlardan şarkı indirmek mi daha iyi doğa için?https://monotypepressing.com/the-environmental-impact-of-physical-music-formats-and-streaming/#:~:text=CDs%20themselves%20are%20not%20easily,can%20take%20centuries%20to%20decompose.

*7: Cam Tavan: https://www.sozcu.com.tr/cam-tavan-p192815 

*8: 'All in all you're just another brick in the wall' 'We don't need no education, we don't need no thought control' (Another Brick in the Wall/Pink Floyd)

*9: “Permaculture is revolution disguised as gardening” - Mike Feingold, İngiltere'nin sürdürülebilir ve deneysel bahçecilik alanında önde gelen aktivistlerinden biridir.

*10 Just Kids -Patti Smith 2010

*11 Judith'in 'Masal Bu Ya' isimli radyo programının vereceğim linkine basıp, 18.Kasım.2018'e giderseniz benimle yaptığı sohbeti dinleyebilirsiniz: https://www.ntvradyo.com.tr/program/masal-bu-ya/474

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder