Koç Üniversitesi'nde çocuklar için bir yaz kampı düzenleniyormuş. İçinde spor, müzik, sanat, dil dersleri varmış; çocuk olarak hiç bir zaman katılamadığım tipik bir yaz kampı. 50 yaşında çocukluğuna doyamamış kişiler için bir kamp yapan olsa keşke. '-Mam Lazım' lar gemisini kampın iskelesine bağlayıp bir sığla ağacı altında sükûneti arasam! Şöyle nefis yemekler önüme dizilse sonra, sabahtan akşama kadar bir şeyler öğrensem, üretsem, kıkırdasam, zıplasam...
Resimde kitabımın kahramanlarını görüyorsunuz. Beş yaşındalar, akıllı telefonlar henüz insanlığı ele geçirmemiş. Ellerinde bir çek çek, annelerinin bahçecilik malzemelerini Koç Üniversite'sinin bahçesine taşıyorlar. Ne yürümekten üşeniyorlar, ne sıcaktan şikayetçiler. Çevrelerini inceliyorlar, çok çeşitli ağaçların ortaya sıktığı parfümü hissedebiliyorlar. Anlarını dibine kadar yaşıyorlar ve akşam olunca günün içine sığan yüzlerce yeni tecrübenin tekrarını gösteren zihinleri onları mışıl mışıl uykuya çekiyor.
Üniversitenin muhteşem bir orman ve biyoçeşitlilik içindeki Sarıyer-Rumelifeneri Kampüsü'nde yaz okuluna katılacak öğrencilere 'Permakültür' dersi verme şansına nail oldum. Nasıl oldum: bir telefonla... Sosyal medyaya mekanize bir şekilde gönderi koyamayan, bu tip '-mam lazım'lardan mütemadiyen sıkılmış biri olarak telefonum nasıl çalıyor bilmiyorum. Kuşlar taşıyor herhalde yaptıklarımı oradan oraya... Kolluyorum ya onları hep, yeme-içme-saklanma-üreme habitatı yaratıyorum ya her gittiğim yerde, onlar da yaptıklarımı uçuruyorlar öteye beriye; teşekkür ediyorlar herhalde...
Telefonda bana yapılan eğitmenlik teklifini eteklerimde çalan ziller ve mahcubâne bir gülümsemeyle kabul ettim. İngilizceyi iyi derecede bildiğim, küçük yaşlarla uzun süre çalıştığım, müzikle uğraştığım ve permakültür sertifikam olduğu biliniyordu. Tüm bunlar beni bu kamp için ideal öğretmen yapıyordu; ne güzel! Tarihleri, koşulları, istenenleri not ettim, telefonu ne yaptığını bilen üst düzey iş kadını havasıyla kapattım ama sonrasında üstüme çullanan 'Nasıl başaracaksın bunu? Başaramazsan rezil olursun!' iç sesimi uzun süre bertaraf edemedim! Dümdüz bir bahçede, her ay yenisi gelecek üç öğrenci grubu için bir tarım alanı oluşturacaktım. Üstelik her ay gelen öğrenci grubu da üçe bölünecekti; yani günde arka arkaya üç sınıf
alacaktım. Haziran'dan Ağustos'a kadar neleryetiştirebileceğimi, çocukların her birinin bilfiil dikebilmesi için fide sayısı ve yer planlaması yapmamı ve daha pek çok araştırmayı gerektiren, gözüme Çin Seddi'ne tırmanmaktan daha zor görünen bu ön çalışma beni çok korkutmuştu! Kafamın içindeki vesveseleri savuşturup, tüm bu uğraşın debdebeli bir sona kavuşacağına ikna edemiyordum kendimi. Bir gün az kalsın 'Ankara'ya gitmem gerekiyor bir yakınım hasta' gibi saçma sapan şeyler söyleyerek bu işten sıyrılmayı bile düşündüm. İyi ki yapmamışım! 'Bahanelerinden daha güçlü ol!' dedim kendime bir noktada... Ve müthiş bir tecrübe oldu, yol oldu, yolculuk oldu benim için... Bu fırsatı veren Koç Üniversite'sine ve aramızda pırpır uçuşan haberci kuşlara müteşekkirim!
alacaktım. Haziran'dan Ağustos'a kadar neleryetiştirebileceğimi, çocukların her birinin bilfiil dikebilmesi için fide sayısı ve yer planlaması yapmamı ve daha pek çok araştırmayı gerektiren, gözüme Çin Seddi'ne tırmanmaktan daha zor görünen bu ön çalışma beni çok korkutmuştu! Kafamın içindeki vesveseleri savuşturup, tüm bu uğraşın debdebeli bir sona kavuşacağına ikna edemiyordum kendimi. Bir gün az kalsın 'Ankara'ya gitmem gerekiyor bir yakınım hasta' gibi saçma sapan şeyler söyleyerek bu işten sıyrılmayı bile düşündüm. İyi ki yapmamışım! 'Bahanelerinden daha güçlü ol!' dedim kendime bir noktada... Ve müthiş bir tecrübe oldu, yol oldu, yolculuk oldu benim için... Bu fırsatı veren Koç Üniversite'sine ve aramızda pırpır uçuşan haberci kuşlara müteşekkirim!
Çalışmaya başlamadan önce sâkin, kocaman bir nefes aldım. Balkonumdaydım, en sevdiğim yerde. İnanmakla ilgili tabelayı gözümün önüne astım. Ablamın hediyesi güç tılsımlarını muhtelif stratejik alanlara yerleştirdim; yazarlık kupam, gaz veren t-shirtüm. Bunlar benim yaratıcı bir işe girizgâh ritüellerim. Boynuma hayat ağacımı da taktım ve dedim Ebru, 'Adım adım... hadi kuzum... Neler anlatacağını düşünmeden önce tohum ek istersen. Erken ek ki bir terslik olursa yeniden ekme zamanın olur.' Kendime sevecen hitap etmeyi seviyorum, yüksek sesle olursa bu daha da inandırıcı oluyor, deli gibi gözükmesi dışında.
Kurslardan, dostlardan biriktirdiğim bir çok sebze, bitki tohumum vardı. 'Kurda, kuşa, aşa!' duasıyla elime geçen her saksıya, viyole, kaba kacağa ekim yaptım! Buğday Derneğinin kurucusu rahmetli güzel insan Viktor Ananias, köylerimizde
tahıl ekerken yapılan bu duanın çok önemli olduğunu söylemişti*. Hasadın üçte birine razı olduğumuzu beyan ediyordu bu cümle. Yani üçte ikisini doğadaki ortaklarımızla paylaşacaktık. Bu duayı öğrendikten sonra, özellikle Marmaris'e yerleştikten sonra tohumları diş implantı yapar gibi tek tek toprağa sokmak yerine Fukuoka** gibi avuç avuç saçar oldum. Kurda kuşa ilave aşırı sıcaklar, sert yağmurlar, gözü dönmüş sümüklüböcekler ve daha ekim yaptığın anda toprağını eşeleyen hiperaktif kediler vardı çünkü burada.
Çocukların sayılarına, kurt-kuş hesaplarını da ekleyerek ektiğim yüzlerce tohumu, sakınan göze çöp batmasın diye öyle bir sakınmışım ki, maşallah bir çıktılar, firesiz, balkonumda adım atacak yer kalmadı. Böyle verim dostlar başınaydı! Düşünüyorum da, Marmaris'teki evimize taşınmadan önceki hayalim koc-caman bir arsaydı! Dikeceğim ekeceğim şeylerin haddi hesabı olmayacaktı! Eve doğru kıvrılan patikada yürürken daldan aşağılara sarkmış tombiş narı koparacak, sağdaki çalıdan böğürtlen, sol yanımdan çilek toplayacak, dutumun dalına oturup atalık buğdaylarımın rüzgar dansını izleyecektim. Bırakın koc-caman arsayı, küç-çücük bahçede bile doğru dürüst bir şey yetiştiremedim. Yani apartman katında otururken, bir şey ekmem için arsam olması gerektiğine inanırken, meğer balkonum, pencere önüm, gıda yetiştirmem için çok daha korunaklı ve merhametli bir kucak açıyormuş da ben onu küçümsüyormuşum! Rüzgarı, yağmuru, ısıyı yakından kontrol edebiliyorsun. Kedilerden, sümüklülerden âri bu şehir bahçende, yenidoğan küvezindeki bir bebek için akıttığın sevginin ve kesildiğin dikkatin aynısını verebiliyorsun fideciklerine. İçinizdeki her şeyi yokuşa süren muhalefet buna itiraz edecek olursa 'Permakültür Şehirde'*** ya da 'Şehir Bahçeciliği'*4 kitaplarını okuyun ona.
Her şey hazır ve artık kampüse gidip bana ayrılan alanı görme zamanım geldiğinde Güneysu Apartmanı'ndaki dostum Ali (Yavaş) AyşeCan'a manav kasasından bir çek-çek yaptı. Orada tüm malzemeleri bahçeye taşımam için yardıma ihtiyacım olacaktı ve benim çocuklarım için 'yardım' hâlâ 'oyun'un göbek adıydı. CanAyşe benim en büyük uğurum, en güçlü tılsımım, birincil neşe kaynağımdır; o yüzden ilk gün Koç'a onlarla gitmem çok önemliydi. Onların gözünden ne kadar büyük ve güçlü görünüyordum kim bilir. Oysa onların enerjisine ve varlığına ihtiyaç duyan, ürkek bir tavşandım bazı bazı; özellikle de bu kursa başlarken.
Bana yardım edecek olan görevli beyefendi ile buluştuk üniversitenin bahçesinde. Tahsis edilen yer tamamen çimen kaplıydı ve küreği ile gelen yardımcım o alanı yarım saat içinde kapak gibi açtı ve altındaki toprakla beni baş başa bıraktı. Toprağın ne kadar sert ve koca
koca taşlarla bezeli olduğunu görünce oturup çocuk gibi ağlamak istedim. Yardımcımdan tiyo almaya çalıştım: 'Bu topraktan bir şey çıkar mı? Cevap: 'Çıkar çıkar!' 'Gübrelemem, taşları ayıklamam lazım değil mi?' 'Yok lazım değil, sen ek hele!' Hiç inandırıcı gelmiyordu cevapları. 40 fırın ekmek yemiş ya da o ekmeğin buğdaylarını 40 kere kendi ekmiş birinden ziyade bir an evvel o sıcaktan kaçıp içeri işine dönmek isteyen birinin beni başından savması gibi görünüyordu durum. Değerli bilim insanı Celâl Şengör 'bilgi' için şöyle demişti: 'Bilgi bankadaki paradır. Anlamak, o parayı kullanmaktır.'*5 Bilgim, çimin kaldırılıp misler gibi sebze yetiştirildiğini tasdik ediyordu ama bunun nasıl olduğunu anlamam ve uygulamam için bir fırsatım olmamıştı. E 'Önce bunu bir yerde deneyimleyeyim sonra bahçenizde uygulamaya gelirim' diyecek hâlim olmadığına ve hatta taşları ayıklayacak, toprağı ehlileştirecek zaman bile bulunmadığına göre artık ne olacaksa olacaktı. Ya hiçbir şey çıkmayacaktı o taşlı topraktan, ya kel, kör de olsa bir şeyler çıkacaktı ya da fışkıran sebzeler karşısında şaşkınlıktan dilimi yutacak ve Ana Tanrıçanın yaşam enerjisi içinde barındırdığı doğurganlık önünde saygıyla eğilecektim. Sizce hangisi oldu?
koca taşlarla bezeli olduğunu görünce oturup çocuk gibi ağlamak istedim. Yardımcımdan tiyo almaya çalıştım: 'Bu topraktan bir şey çıkar mı? Cevap: 'Çıkar çıkar!' 'Gübrelemem, taşları ayıklamam lazım değil mi?' 'Yok lazım değil, sen ek hele!' Hiç inandırıcı gelmiyordu cevapları. 40 fırın ekmek yemiş ya da o ekmeğin buğdaylarını 40 kere kendi ekmiş birinden ziyade bir an evvel o sıcaktan kaçıp içeri işine dönmek isteyen birinin beni başından savması gibi görünüyordu durum. Değerli bilim insanı Celâl Şengör 'bilgi' için şöyle demişti: 'Bilgi bankadaki paradır. Anlamak, o parayı kullanmaktır.'*5 Bilgim, çimin kaldırılıp misler gibi sebze yetiştirildiğini tasdik ediyordu ama bunun nasıl olduğunu anlamam ve uygulamam için bir fırsatım olmamıştı. E 'Önce bunu bir yerde deneyimleyeyim sonra bahçenizde uygulamaya gelirim' diyecek hâlim olmadığına ve hatta taşları ayıklayacak, toprağı ehlileştirecek zaman bile bulunmadığına göre artık ne olacaksa olacaktı. Ya hiçbir şey çıkmayacaktı o taşlı topraktan, ya kel, kör de olsa bir şeyler çıkacaktı ya da fışkıran sebzeler karşısında şaşkınlıktan dilimi yutacak ve Ana Tanrıçanın yaşam enerjisi içinde barındırdığı doğurganlık önünde saygıyla eğilecektim. Sizce hangisi oldu?
Su yoktu! Evet, herhangi bir hortum, musluk, fıskiye
hiçbir şey ekim yapacağım alana yakın değildi. Epey bir merdiven inip çıkmak suretiyle yurtların tuvaletinden alacaktım suyu bidonlarla, kovalarla. Taş gibi bir toprak yetmiyormuş gibi, onu gevşetmek için doya doya sulayabileceğim bir kaynaktan yoksunluk iyice gardımı düşürmüştü. Terslikler bir bir meydan okuyordu bana ama güzel şeylere yamandım. Bunlardan biri yurtlardan harika bir odanın kamp boyunca bana verilmesiydi. AyşeCan'ı yorulduklarında odada bırakabildim, ben yorulduğumda gidip koyunlarında kestirebildim, duş alıp yenilenebildim. Başka bir güzellik kampüsle içli dışlı olan orman ve muhteşem tabiattı. Kelebekler, kuşlar, lavantalar, envai çeşit koku insanı yaşadığına şükrettiriyordu. Kamp boyunca şiirler yazdım, besteler yaptım, fikirler ısıttım oralarda... Zaten kütüphaneden
aldığım bir kitabın rastgele açtığım sayfasındaki falım da öyle yapmamı söylüyordu: 'Hayatta olduğuna sevinmeni sağlayacak her şeye yakın dur!'*6
hiçbir şey ekim yapacağım alana yakın değildi. Epey bir merdiven inip çıkmak suretiyle yurtların tuvaletinden alacaktım suyu bidonlarla, kovalarla. Taş gibi bir toprak yetmiyormuş gibi, onu gevşetmek için doya doya sulayabileceğim bir kaynaktan yoksunluk iyice gardımı düşürmüştü. Terslikler bir bir meydan okuyordu bana ama güzel şeylere yamandım. Bunlardan biri yurtlardan harika bir odanın kamp boyunca bana verilmesiydi. AyşeCan'ı yorulduklarında odada bırakabildim, ben yorulduğumda gidip koyunlarında kestirebildim, duş alıp yenilenebildim. Başka bir güzellik kampüsle içli dışlı olan orman ve muhteşem tabiattı. Kelebekler, kuşlar, lavantalar, envai çeşit koku insanı yaşadığına şükrettiriyordu. Kamp boyunca şiirler yazdım, besteler yaptım, fikirler ısıttım oralarda... Zaten kütüphaneden
aldığım bir kitabın rastgele açtığım sayfasındaki falım da öyle yapmamı söylüyordu: 'Hayatta olduğuna sevinmeni sağlayacak her şeye yakın dur!'*6
Saman balyaları da olsun istemiştim ekim alanımda; hemen dileğim gerçekleştirildi. Saman balyalarına karşı bir tutkum var, gülmeyin... Bana İkea'nın birden fazla fonksiyonu olan mobilyalarını hatırlatıyorlar. Bir kere tekdüzeliği kırıyorlar yükselti yaratarak. Hem masa hem bank olabiliyorlar. Bir şeyin sınırını çizebiliyorlar, diplerine ekilen fideyi rüzgârdan veya güneşten koruyorlar. Saklambaç ya da yakalamaca oynanabiliyor aralarında. Bir de balyayı dağıtıp samanları bitkilerin etraflarına dağıttığında, buharlaşmanın az olmasını sağlamak suretiyle suyu toprakta tutuyor ve benim daha az su bidonu taşımamı sağlıyorlar. Annemin 'iyice delirdi artık' demeyeceğini bilsem salonuma da koyacağım birkaç balya!Kurs başladı. İlk gün, öğretmenliğin kanımca önemli ilk hamlesiyle derse başladım: 'Ne öğretirsen öğret, içine birkaç doz eğlence kat!' Bidonları lavabodan doldurup getirmeyi bir sportif ısınma ve 'kaç dakikada kaç litre su?' tarzı mini bir yarışma olarak lanse ettim.
Öğretmenliğe yeni başlayan arkadaşlarım varsa bu kitabı okuyan, çocukların (özünde tüm insanların) öğrenme isteği ve derse katılımında fark yaratan en önemli unsurun 'sunum' olduğunu vurgulamak isterim. 'Sorun aslında çözümdür' diyen permakültür ilkesiyle de paralel düştü aslında hortum olmaması. Yani çocuklar suluklarla her fidenin dibine nişan alarak, damla sulama borusu gibi suladılar diktiklerini. Belki bir hortumu 10 çocuk paylaşamayacak ya da suyun şiddetini ayarlayamayarak fideleri sersemleteceklerdi. 'Salyangoz sorununuz yok, sadece kaz sayınız yetersiz' demişti Bill Mollison. 'Sorun çözümdür' yaklaşımını tam anlayınca aslında hayata da daha pozitif bakmaya başlıyorsun. Güzel bir mercek bu.
Fasulye gibi çabuk çıkan tohumları, sonradan toprağa transfer etmek üzere karton bardaklara kendileri ekti; çünki olgunlaşma süreci kamp süresine sığacaktı. Bazense bir çocuğun diktiğini ancak bir sonraki ay gelen çocuk hasat ediyordu ki bu kaçınılmaz ama talihsiz bir şey oluyordu çünkü döngünün en zevkli kısmı dalından bir şey koparıp yemekti. En son grup da gidip kamp bittikten sonra olgunlaşan ürünlere ne oldu bilmiyorum. Çok güzel gözüküyordu mini bostan! Tekrar çime dönmek yerine bu alan üniversite öğrencilerinin bakımına, ve
faydalanmasına açılabilirdi aslında. Dev kampüste yeteri kadar çim alan vardı; böyle bir bostan kampüse ve öğrencilere çok şey katabilirdi. Aklıma Fukuoka'nın bir lafı geliyor: 'Çiftçiliğin nihai amacı ürün yetiştirmek değil, insanı yetiştirmek ve mükemmelleştirmektir.' Fikri verdim ben bir yetkiliye, ama sonra ne oldu bilmiyorum.
Mısır, fesleğen, fasulye, domates, latin çiçeği, kabak başta olmak üzere bir sürü şey ektik. 'Sizce ne oldu?' dediğimde içinizden ne geçmişti? Toprak ana beni ve kamptaki
İlk güne üç hafta ekler eklemez bir şeyler yemeye başladık. Çocukların çoğu için yeni, gerçek ve rakipsiz bir hazdı bu; telefondan
edindikleri çakma bir deneyim değildi. Çoğunun bunu evde de tekrar etmek isteyeceğine emindim. Ama taze bir şeyler yemek buzdağının üstündeki keyifse, müzikle, hikâyelerle, kitaplarla, oyunla, yürürken ya da ağaç gölgesinde toplaşıp konuştuğumuz konular da buzdağının altındaki keyifti. Bu keyif derindi, bulaşıcıydı, bilgi desenleri gibi kalıcıydı. Mevzusu geçen bazı şeyler kaldı aklımda:
+ Bitkileri yetiştirme aşamasında toprağa zarar vermedik biz; onu dönme dolap gibi döndürmeden, en sevdiği kompost kokteyllerinden sunarak, üstünü örterek ona gözümüz gibi baktık.
+Karşılığında aldığımız lezzetli ürünlerden tohumlar çıkarıp onları gelecek sene için saklayarak döngüyü devam ettirdik.
+Daha ilk ayda hemen nasıl da kelebekler geldi! Yusufçuklarla senli benli olduk! Tırtıllar, yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi çok değişik böcekler gözlemledik. Nereden çıktı bütün bu canlılar? Biz otel mi yapmış olduk onlara bilmeden? Kulaktan kulağa duyup davet beklemeden yerleştiler memnuniyetle otelimize. Her şey dahildi burada! Yiyecek, içecekler, mini gölet, gölge ve güvenli odalar...
+Keyifle karpuz yedik, sulu mulu, hapur hupur. Çekirdekleri yere düştü, kabuklarını gömdük bir yerlere Bir hafta sonra oturduğumuz yer yeşermişti, inanamadık. Demek ki çekirdekler çöpe boşu boşuna gidiyormuş, neden onları toprakla buluşturmuyor muşuz dedik.
+Farklı farklı tohumları kille birleştirip ıslatıp köfte yapar gibi toplar yaptık. Gittik bunları kampüste toprak gördüğümüz ağaçlık yerlere attık. Sonucunu görmedik ama karpuzdan sonra emindik ki biz evimize gittiğimizde, belki de sonbahar geldiğinde o ağaçlar altında bir hareket olacaktı...
+Doğadaki çeşitlilik her şey ve herkes için iyidir. Bu kocaman bostana sadece fasulye ya da sadece domates ekseydik, bu kadar çok hayvanı bir arada görmeyecek, belki de bu kadar iyi domates de yiyemeyecektik çünkü domatesi bizim gibi seven bazı böcekler gelip bir güzel her şeyi yiyeceklerdi. Ama şimdi onlar domatesimizi ısırırken, fesleğene uğramış bir başka böcek de onları ısırıyor. Böylece (bizim için olan) tüm sorunlar kendi kendine çözülüyor.
Daha neler konuşmuşuzdur kim bilir, tam 3 ay. Bunlar aklımda kalan bazı kıssadan hisseler. Zaten Erkan Yücel ne demişti: 'Kıssadan hisse yüzde yirmi! Yüzde yirmi de iyi bir orandır. Yani yüzde yirmiyi bile çaktıysan işi çözersin!'
Mavi Gezegen Anaokulu'ndaki değerli 'Ebru' öğretmeni Mehmet (Önal) Abi de meslek aşkıma anlam güdümlü bir cümle yüklemişti vaktiyle: 'Ebru'cuğum, bana gelen öğrencilerden bin tanesinden sadece biri bile Ebru sanatını sevip onu devam ettirse benim için bir başarıdır, mutluluktur!' Yaşa be Mehmet Abi!
Şu aşağıda gördüğünüz resimdeki kumaş boyamalar benim biricik yeğenim, gururum, gurum Togi'nin (Sanatçı ismi: Toll Tres) evimi süsleyen desenleri; tılsım pasaportuyla yanımda seyahat ederler hep. Kamp bitip de şehirdeki hayatıma geri dönmeden önce çektiğim bu fotoğraf bana bir bonus kıssadan hisse armağan etti. Gölgede yarattığım bir oturma, toplanma, yeme içme, muhabbet alanı... Resimler, doğal objeler, müzik aletleri, alçıdan hayvanlar... Tırmanma duvarı olabilecek bir yatak kenarı, suyla, çamurla oynamaya yarayacak araç gereçler... Kara tahta, tebeşir, kalem, kağıt, boya... Güzel kokular, renk, içten bir gülümseme... Şu bir ispatsız gerçek ki; bilgiyi içimize çekerkenki atmosfer ne kadar keyif yüklüyse, bilgi içimize o kadar zahmetsizce akıyor ve orada kendiliğinden tutunuyor..
Çocukluğumda hiç katılmadığım, hayallerimin kenar süsü kamplar nasıl biter: tabi ki müzikle. Ben de bu kampı, çıkmayan kitap-albümümden Mış Gibi isimli parçayla bitiriyorum. Barkoddan videosunu izleyin, bağlantıdan müziğini dinleyin, ya da 'sanki yanınızda sevdiğiniz varmış gibi' gözünüzü kapatıp biraz dinlenin...
Doğan Abi albümüme koymam için beste yapacaktı benim için, bana özel... O yüzden bu şarkının sözlerinin çok özel olmasını istiyordum. Çok farklı, çok anlamlı, çok şöyle, çok böyle olması için çok çaba sarf ediyordum... Koç Üniversitesi'ndeki eğitmenlik kampıma, şiir dünyamın kıyısını da izleyerek gidiyordum her sabah; ve her gece kütüphaneye kapanıyordum ilham gelmesi dileklerimle... Ama belki de bu kadar ciddiye almamak gerekiyordu; daha bir diyafram nefesi gibi, bir çiçeği koklar gibi olmalıydı şiir yazmak...
Yazamadım o şiiri hiç; ama buldum! Bir gece kütüphanede yazmayı denerken kağıdım bitti. Kalktım, yazıcının yanına konmuş olan müsvedde kağıtlarından en üsttekini alıp oturdum. Kağıdı şöyle bir çevirip dolu tarafına baktım. Bir şiir vardı; Arthur Rimbaud'nun yazdığı Sensation, altında da 'Duyum' isimli çevirisi, üstelik Orhan Veli Kanık'tan. Bir kez boş boş okuduktan sonra, ampulümün yanması uzun sürmedi! 'Budur!' dedim... İçimi bir sıcaklık kapladı. Doğan Abi'ye resmini çekip yolladım şiirin. Cevabını beklerken bir asır geçti. 'Olur!' dedi sonra. Kalkıp odama gittim. Kamp boyunca uyuduğum en kesintisiz, Parlament Mavisi gece oldu.
Şarkının kapağını yıllar sonra canım eşim Gökhan (Sarpkaya) resimledi. Buğdaylara sürtüne sürtüne, kuşların kortejinde yürüyen benim... Sadece 'mış gibi' yapmıyorum artık; sevdiğim gerçekten yanımda!
* Yaşam Dönüşümdür - Viktor Ananias (sayfa 20)
** Ekin Sapı Devrimi - Masanobu Fukuoka
*** Permakültür Şehirde - Toby Hemenway
*4 Şehir Bahçeciliği For Dummies - Paul Simon & Charlie Nardozzi
*5 Düşleyen, Düşünen, Dönüşen İnsan - Bahar Eriş (sayfa 16)
*6 'Stay close to anything that makes you glad you are alive.' (Hafiz) (How to be a Wildflower - A Field Guide by Katie Daisy)

















.jpg)







Eskiden albümlere hep bir tane A parça konurmuş.. hit olacak olan ...
YanıtlaSilEbru , senin her paragrafında bir A parça var .. hepsi birbirinden hit .. leziz.. orijinal .. dudakları yavaş yavaş yana çekerek gülümseten, sıcacık sevgi ısısı yayan ... anıların beni se sarmaladı, adeta anılarım oldu .. çok güzeldi🌟🎈
ahh ne mutlu oluyorum abo.. bilsen...nobel almasam da gam yemem:) sen sev yeter:) Ayşe Can da okur mu bir gün sence?
YanıtlaSil