Verdiğim eğitimden ve çocuklarla yakaladığım etkileşimden çok mutlu ayrıldığım Koç Yaz Kampı'ndan sonra, bilgi ve becerilerimi bileylemek için yeni seferlere hazırdım. Bir yandan AyşeCan'la uğraşıyor, onları uyutunca çoğalmaya başlayan permakültür kitaplarımı karıştırıyor, gece yarısı internetin başına çöküp makale, blog, önüme ne gelirse okuyordum. Fırsat oldukça İstanbul Permakültür Kollektifi'nin sayfasında ilan edilen kurslara katılıyordum. 2016'da yazdığım özgeçmişime, şu deneyimleri not etmişim:
(Geoff Lawton)
Gıda Ormanı Atölyesi (Rakesh Rootsman)
Su Hasadı Atölyesi (Ebru Zeynep Aksoy)
Kendine Yeten Balkon Atölyesi
(Didem Çivici)
Tohum Alma ve Saklama Atölyesi
(Nejat Pars)
Uygulamalı Balkon Çiftliği Atölyesi
(Murat Doğan)
Şehirde Su Hasatı (Emre Rona)
Permakültür Tasarım Pratiği (Mustafa Bakır)
Çocuklu 30'larından sonra asfalt yoldan sapmış biri olarak fena bir portföy değil sanırım; üstelik hepsini bir-iki yıla sığdırdığım düşünülürse... Permakültür öğretmeni olmak için hazırladığım bu özgeçmişle ilk işimi bulduktan sonra, aldığım eğitimleri bir kenara yazmayı bırakmışım. Amaç iş bulmaktan çok kişisel beslenmeye dönüşmüştü çünkü ve kelimenin tam anlamıyla 'doyamıyordum'.
Şimdi Çanakkale'deki Dedetepe Çiftliği'nde katıldığım 4 günlük bir eğitimin bendeki izdüşümünü anlatmak istiyorum; farklı aydınlanmalarla, önemli bir kavşaktı.
Kalabalıktı. Fazla sosyalleşmekten kaçınan biri olarak önce bu dört günün nasıl geçeceği kaygısını edindim. Sonra 18 yaş hevesiyle aldığım, açması kolay, kapaması aptal gibi hissettiren çadırda tek başına uyumak iyi bir fikir gibi
gözükmedi. Toprakla yaşadığım yeni aşk, onun sert kucağında uyumak zorunda kaldığımda biraz büyüsünü kaybetti. Üstelik uykuya dalmaya başladığım anda bir sesle irkildim; kurtlar uluyordu- yok köpek değil -kurt olduklarına kalkan tüm tüylerim adına yemin edebilirim!* Öyle aktif bir dinleme içine girdim ki, kışla nöbeti tutan asker gibi çadırın içinde gözlerim kocaman açık, sabaha kadar oturdum. 'AyşeCan'a sarılıp mis kokulu gıdılarında uyumak varken, kendini niye böyle sıkıntılara sokuyorsun' diye söylendim.
Kursun içeriği enteresan bir şekilde aklımda kalmadı! Çok kıymetli bilgilerdi ve pek çok katılımcıya faydası oldu şüphesiz ama ben hazır değildim. Yani balkondan devşirme bir bahçenin komutasındaydım henüz; cephaneliğimde bir kutu tohum, bir kaç da bilgi kartı vardı ama öğrenme heyecanıyla ileri seviyede bir kursa kaydolmuştum. Bunu fark etmem ve uykusuz geçen ilk geceye rağmen, yavaş yavaş rahatladım. Farklı şeylere odaklandım. Sosyofobimin kuyruğunu kıstırıp, insanları tanımaya başladıkça her birinin 'endemik'** olduğunu ayrımsadım. Belki bir daha görmeyeceğim insanların hayatları ve hikâyeleri, mayamda bir kabarma yaptı.
'Sosyofobi ' isimli kitabında César Rendueles güzel bir cümle kurmuş: 'Dijital iletişim araçlarının yarattığı toplumsal coşku asılsızdır, dekoratiftir. Ortak varoluşumuzun teşvik etmesi gereken şeyi, yani birbirimize gösterdiğimiz ilgiyi teşvik etmeye faydası yoktur.' Rendueles'e gönülden katılıyorum; dijital iletişim bizi daha sosyal yapıyormuş gibi gözükse de, göz göze bakarak, gülerek, konuşarak birbirimizle geçirdiğimiz 'gerçek' anlar eridi gitti. Ben de değiştim. Yalnızlığı hep severdim ama dijital çağda geçen yıllarla beraber çevrim içi kursları daha az tehditkâr bulmaya başladım; malesef.
Allahtan çok güzel insanlar vardı, benim gibi kendiyle didişmeyenler, iletişmek isteyenler, ilginç şeyler anlatanlar, çiftlikleri olanlar, hayalleri olanlar, çok şey bilenler, sevimliler, seni merak edenler, sana yardım edenler, mucitler; kısacası yanındayken çadıra kaçmak istemediklerin... ve çocuklar!
Çocuklar olduğu zaman etrafta, düşük modum bir kaldıraca binip havalanıyor. Dünya tatlısı bir kız bebek vardı Dedetepe' de; ağlaması bile insanın içini ısıtıyordu. Yalın ayak geziyor, etrafta ablasından başka hiç çocuk olmamasına rağmen kendine oyalanacak bir ot, kum birikintisi, kabuk buluyordu. Eğitimden çok Luna ve Lemis'in fotoğraflarını çekmişim!
Erdem (Köksal), onların babası, çocuklarıyla sevgi yumağı olmuş çok tatlı bir kişilikti, pek çok şeyden anlıyordu, komikti; ama eşi Ayşegül (Somçelik Köksal)'la tanışınca, permakültür eğitimine konsantre olamadım bir süre! Ayşegül bir 'hamile ve doğum psikoloğu' idi. Doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrasındaki süreçlerin hepsinde ebeveynlerle çalışan, onları (ve bebeği) doğuma hazırlayan, 'keşke 4 yıl önce
tanısaymışım' dediğim çok farklı bir psikologdu. Anlattığı şeyler bana üniversitedeyken dil edinimiyle ilgili okuduğum bir incelemeyi hatırlatmıştı. Hamilelik sürecinde annesinin yabancı bir dil öğrendiği bir bebeğin doğduktan sonra o dili anlamasıyla ilgiliydi inceleme; aklım uçmuştu! AyşeCan'a hamile kaldığımda da bu gizemli konu hep ilgi alanımda oldu. 'Doğmamış Çocuğun Gizli Yaşamı' nı okudum. 'Doğmamış çocuk, hisleri olan, hatırlayabilen, bilinçli bir varlıktır" diyen öncü hekim Dr. Thomas Verny yazmıştı onu. Ayşegül'le bunları konuşmak, ona AyşeCan'ı anlatmak için mutlaka İzmir'deki kliniğine gitmeliyim demiştim ama hiç fırsat olmadı. Umarım bu güzel aile her neredeyse mutlu ve keyiflidir...
Luna ve Lemis'in doğadaki rahatlıkları ve huzurlu halleri tam AyşeCan'ın Bodrum ve Marmaris'teki halleri gibiydi. Eylül (2025) itibariyle lise okumak için medeniyete geri dönmüş bile olsalar
büyümeden önce yaptığımız doğayla bağlanma töreninin bir anlamı olacağına inanıyorum. Tüm kalbimle 'öyle olmuş olmalı!' diyorum...
'Doğadaki her birey endemik!' Victor'ın bu tespitine bayılıyorum; açıkçası kitabın başından beri hayatımda olan tüm insanları uzun uzun anlatmamak için kendimi zor tutuyorum. Kimsenin yeri kimseyle doldurulamaz; bir karıncanın yerini daha zeki diye bir ahtapot, ya da ayrıkotunun yerini daha güzel diye hatmi dolduramayacağı gibi. Kendimin de endemik olduğunu düşünüp bunu kucaklayışım bu kavşakta oldu. Herkes bilginin, tecrübenin tepesinde, büyük sorunlara çözüm tasarımları yaparken, benim işim çocukların gözünden görmek, o tasarım içine büyülü bir atmosfer sokmaktı, Bir teraryumdaki mikro süslemeler gibi. Bu da beni endemik yapardı!
O kamptaki insanları geri döndükten çok sonra tanıyabildim. Bazılarını tanıyabilirdim, onlarla yan yana geldim; ama 'Demini almış' olduğunu fark ettiğin biriyle sadece yan yana gelmek bir devinim yaratmıyor. Onun cevaplarıyla aydınlanman için hararetle cevabını aradığın soruların olması gerekiyor; soruların olması için zaman gerekiyor, yaşanmışlık gerekiyor, bilgi bankanın şişman olması gerekiyor. Anday Ataman da o kamptaki demlenmiş insanlardan biriydi.
İlk defa Anday'dan duyduğum TaTuTa bile hayata baktığım açıyı oynatmaya yetti. O kampa sırf bu milimetrik açı değişimi için bile gitmiş olabilirim! TaTuTa, Victor Ananias'ın, yani Buğday Derneği*4'nin başlattığı, kısaca tarımla turizmi buluşturan, anlata anlata bitmez, bence dâhiyane bir buluş!
Tarımla geçinen çiftçiler, çiftliklerini bilgili, deneyimli ya da sadece benim gibi 'ilgi' sahibi gönüllülere açıyor. Konaklama, yiyecek ihtiyaçları karşılanan gönüllüler çiftlikteki işlere yardım ediyor. Bu suretle her iki taraf da bilgi, deneyim takası yapmış oluyor; sosyal bir kaynaşma, çocuğuna anlatacak bir anı, hep görmek istediğin ama göremediğin köy, il ya da ülkeleri görme fırsatı da programın hediye paketi! Gökhan ile bahar ayında Ordu'ya bir çiftliğe gideceğiz bu programla. Karadeniz'i sonunda göreceğim için heyecandan ölüyorum. Üstelik çiftlik sahibi demiş ki 'gönüllümüz sanat veya müzikle uğraşıyorsa ayrıca memnun oluruz!' İşte bizi tavlayan fosforlu çağrı! Çiftlikte ne iş varsa yardım edeceğiz, çayları demleyip fındıkları konuşacağız, Ordu'yu gezeceğiz ve akşamları çocuklarla ukulele çalıp resim yapacağız! (Eniştem) Ahmet Abi: 'Haliniz kalırsa!' dedi ama, bakalım, göreceğiz! Böyle bir deneyim yaşamak sizin de kalbinizi çeldiyse WWOOF Türkiye'nin*6 web sitesini inceleyin; Ta Tu Ta, dünyada bu isimle tanınıyor.
Anday Youtube'daki bir roportajında Buckminster Fuller*6.1'a ait bir sözü paylaşıyor: 'Mevcut gerçeklikle savaşarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Bir şeyi değiştirmek için, mevcut modeli geçersiz kılan yeni bir model inşa edin.'*6.2 Aslında Victor tam da bunu yapmamış mı? Bir yanda Karadeniz'i görmek için yıllardır fırsat kollayan ama uygun koşulları yakalayamayan Ebru var, bir yanda da iş yükü çok, yardıma ihtiyacı olan bir çiftlik var. 'Müzikle Açılan Kapılar' bölümünde bahsettiğim gibi sistemin anahtarı olan 'para', her iki yanı da kitliyor. Ama Victor sayesinde o anahtara ihtiyaç bile yok artık!! Ordu'ya gittiğimizde, size bu yeni modellemenin ne güzel çalıştığını, çarkın dişlililerinin ne güzel de kırıldığına dair notlar düşeceğim! Bir başka kitabımda!
Permakültür tasarım pratiği kursundaki katılımcılar olarak biz de bir nevî*6.20 Dedetepe Çiftliği'nde kalan gönüllülerdik. Tazecik meyve sebzeler yiyip, Mıhlı Çayı'ndan gelen buz gibi doğal havuzda yüzüp, zeytin ağaçları arasında konaklayabiliyor ve karşılığında eğitimde aldığımız bilgiler ve kendi tecrübelerimizle çiftliğin istek ve dilekleri çerçevesinde onların problemlerine çözümler arıyorduk. Dediğim gibi çiçeği burnunda yeni hobisiyle ben, teknik olarak pek bir katkıda bulunamadım ama inşallah 'büyüsel' olarak bazı fikirlerim beğenilmiştir! Şöyle ki çiftliğin sorumlusu arkadaş, zaman zaman çocuklar için sanat ve müzik çalışmaları yaptıklarını ve kampı onlar için biraz daha 'büyülü' bir hâle getirmek istediklerini söylemişti. Bunu duyunca gözlerim anime karakterler gibi büyüdü! 'Oh be, sonunda en iyi bildiğim yerden geldi!' dedim kendi kendime.Birçok fikir üretmiştim ama sadece birinin çizimi kalmış elimde. Bu çizimde sıra sıra çadırların dizildiği, biraz hareketsiz gözüken alana hareket, renk ve ruh katma çalışmamı görüyorsunuz. Her iki çadır arasında bir yükseltilmiş sebze- çiçek tarhı oluşturulacak ve bu tarh kampın arkasından geçen dere suyuyla sulanacaktı. Çocuklara (ve büyüklere) heyecan verecek şey ise suyun dereden farklı sportif mekanizmaların bağlandığı su pompalarıyla çekilecek olmasıydı; mesela elimizle döndürürken kolumuzu çalıştıran bir tekerlek, bacak kası yapan pedallar, sırt güçlendiren bir kürek çekme ünitesi... Bunlardan her tarh başına birer tane koyduğumuzda, akü gün boyu dolacak ve gün sonunda herkes kendi çiçeğini kendi sulayabilecek, hatta altında çadır kurduğu zeytin ağacının gece ışıl ışıl olmasını sağlayabilecekti. Büyü, spor, kıkırdamalar; hepsi bir arada...
Anday bu resimde çiftlikteki güneş enerji sistemini anlatıyor. Konudan hiç anlamadığım için 'watt' hesaplarını aktaramayacağım; ama 'Bu panelin güneşten emdiği ve elektriğe dönüştürebildiği kadar elektriğimiz var; hepi topu bu!' ana fikrini gayet anladım! Üstelik gece telefonumun şarjı bitip ertesi günün ortasına kadar İstanbul'la bağlantım kesilince, o ana fikri iyice bellemiş oldum! Ankara'da geçen çocukluğumda sık sık elektrik kesilirdi ve o geri geldiğinde sanki doğum günü partim devam edecekmiş gibi sevinçle zıplardım. Şimdi olan şey tabiatıyla farklıydı; elektrik, trafoya kedi girmesinden ya da şiddetli fırtınadan değil, bizim fazla tüketimimizden dolayı bitiyordu. Elektrik kesilmiyordu; elektrik bitiyordu!
Bu ayrımı hayatımda ilk defa orada idrak ettim. Altınlar içinde yüzen Varyemez Amca gibiymişim; sorunsuz sualsiz hep vardı elektrik. Su da öyle. Burada ise bu ikisini 'idareli' kullanmak, bir fatura kısma çabası değil, 'var ya da yok' meselesiydi!
Gecenin karanlığını biraz daha ballandırmam gerek... Kaynakların sonsuzluğunu konforlu TV koltuğun sanırken, kaynağın ta hamağına düşme hissi.. Hayvan gibi, ağaç gibi, geceyle bir olma hâli... Herkesten uzakta, sessizce, yavaşça kulakların tilkiye, burnun ayıya dönüşmesi... Göze bile gerek yok bu alemde, dinlemek ve dinlenmek zamanı... Sen evrensin, evren sen.. Bağlantın kesilmedi; tersine kuruldu... Korkacak hiçbir şey yok!
Su demiştim... Hava çok sıcak ve su da kısıtlı idi. Ortak duşlarda, evdeki gibi dakikalarca keyif yapamayacaktım! (Zaten bu 4 günden sonra evde de yapamadım- vicdan azabından!)
'Allah'ım,' dedim, 'karanlıklara razıyım da sen susuz bırakma; yıkanamadan bu 4 sıcak gün geçmez, geçemez!' Velhasıl su kesilmedi ama onun ne büyük nimet olduğunu, suyun bitmesinin ihtimalinin ihtimalinden çıkardım. O günden sonra doğamıza ve doğada yaşayan biz dahil tüm canlılara düşman hukuku uygulamaktan farklı olmayan alışkanlıklarımızı peyderpey terk ettim, etmeye de devam ediyoruz.
'Kaynakların akıllıca kullanımı için anahtar ilke 'bu kadarı yeter' ilkesidir. Bugünün lüksü yarının felaketidir.' *6.3 Hani gereksiz alışveriş yapmamak için paranın bir kısmını evde bırakırsın ya; ya da kışın yaptığın duşun süresi termosifondaki suyun sıcaktan soğuğa döndüğü kadardır ya, belki böyle basit sistemler kurmalıyız evde. Bir 'yeter' düğmesi/ibresi olan, çocuklar içinmiş gibi duran, kendimizi de frenleyecek bir şeyler...
Birisi dedi ki Dudu, duşa içi su dolu bir sulama kabı asıyormuş. Suluğun ucuna bağlı ipi çektiği zaman suluk eğiliyor ve su akıyormuş. Bir duşu, bir suluk dolusu suyla yapabiliyormuş. 'Ne güzel! Peki Dudu kim?' dedim; 'Durukan' dediler. 'Durukan kim?' dedim; 'meralardan' filan bahsettiler. Bir şey anlamadım, 'çoban' herhalde dedim. Hatta 3.gün çiftliğe uğradı kendisi; belli ki bir sürü arkadaşı vardı, herkes başına üşüşmüştü.
Durukan Duru'yu, çok arkadaşı olan bir çoban olarak hayal etmem talihsiz bir naiflik idi. Naiflikti; çünkü kendisi, kendi tabiriyle bir 'başlatıcı'*7 imiş! Anadolu Meraları'nı*8 başlatmış mesela; toprağın canlılığının ve biyoçeşitliliğin artması içi onarıcı sistemler kuran, danışmanlık yapan pek kıymetli oluşumu! Talihsizlikti; çünkü orada onunla tanışabilir ve onu takibe alarak şimdiye kadar neler neler öğrenmiş olabilirdim. Ama işte Romalı bir imparatorun dediği gibi 'yavaşça acele'*9 edemiyorum ben. Yavaş da olsa acele edersem, aynı anda aynı mekânda olup kimseyle temas kuramadığım bir çoklu evren karakteri gibi oluyorum; tam Dedetepe'deki gibi!
David Epstein 'Herkesin gelişim hızı farklıdır.' diye yazmıştı. Teşekkür ederim David, kendimi iyi hissettiriyorsun. Çocuklarıma doyacak zamanı ayırdıktan sonra elimden gelen kişisel gelişim hızı bu kadar, ne yapalım. Yarış da yok ortada değil mi?
Temasta bulunamadığım diğer karakterler arasında kursun eğitmenleri*10 ve kendileri de yaptıkları da değerli pek çok başka arkadaş vardı. İsimlerini tek tek yazamadığım için af diliyor, çiftlikteki aydınlanma anlarıma devam ediyorum...Ortak yeme-içme alanındaki ilk akşam yemeğinde öğrendim ki, bulaşıklarımızı kendimiz yıkıyoruz ve de bulaşığın atık (gri) suyu, mutfağın hemen alt tarafındaki bahçeciğe dökülüyor. Tabağımı yıkamaya gittiğimde gördüm ki (organik) bulaşık deterjanı yerine, jel formundaki arap sabunu kullanılıyor. 10 yıl önceki 'ben' ilk defa arap sabunuyla bulaşık yıkadı ve hayretle gördü ki bu suyun döküldüğü, kargılarla ve başka otlarla dolu bahçe cebi semirmiş, coşmuş!*11 Arap sabununun çevre dostu olduğunu, doğada çözündüğünü anlattılar sonra. İşte Ebru'nun ana işlemci kartına bir güncelleme daha gelmiş oldu! Eve gider gitmez, güzel bir arap sabunu*12 aldım ve sonrasında da bulaşık (ve yer, bazen de çamaşır) temizliğinde başka bir şey kullanmaz oldum. Zaman içinde arka etiketi okumayı da öğrendim. Bazılarında anlamadığım bir kimyacılık jargonu hâkim. Bazılarında ise sadece 'ayçiçek yağı/zeytinyağ ve potasyum hidroksit*13' diyor; onları alıyorum.
Ben canım Kaz Dağları'nın yeşil fistanlı, zeytin boncuklu eteklerindeki Dedetepe Çiftliği'nden bu küçücük aydınlanmamı yaşamış eve dönerken, paranın yenemeyeceğine hâlâ 'aymamış' birileri de nice hayatları karartmakla meşgul oluyordu; binlerce ağacı kesiyor, yerin altını(nı) üstüne getiriyor, akan dereleri akmaz yapıyordu. Sorgulayıp durdum hep; aydınlanma bir minik alev, karanlık taraf ise koca bir yangınsa nasıl iyileşebilecek bu dünya? Bilmiyorum belki de sorgulamak hata; sadece kendi alevine konsantre ol ve onunla iyileştir, güzelleştir. Gerisi yük, boş kaygı, cevapsız sorgu...
* Evet kurtmuş onlar ama o kadar uzaktan, dağlardan geliyormuş ki sesleri... Mutlak sessizliğe hayal gücümün harmanıyla onların çadırımın etrafında turladığını düşünmüşüm.
**Endemik: iklimsel veya bölgenin yapısına bağlı olarak sadece belirli bir bölgede yaşamını sürdüren canlı türü.
'Doğada her birey endemik, her yer ve her an birbirinden farklı. Bu, doğanın kuralı.' Victor Ananias - (Yaşam Dönüşümdür)
*** TaTuTa: “Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizmi ve Gönüllü
Bilgi, Tecrübe Takası”, 2003-2006 yılları arasında Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı (UNDP) Küresel Çevre Fonu (GEF)
Küçük Destek Programı (SGP) desteğiyle
geliştirilen bir projeydi. Proje tamamlandıktan
sonra kendi ayakları üzerinde duran bir programa
dönüştü.
*** Buğday, Viktor Anais'in kurduğu Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneğidir. Sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişim, doğa dostu üretim ve tüketim alışkanlıklarının yaygınlaştırılması, kırsal ve kent arasındaki bağların güçlendirilmesi için çalışıyor. Bu amaçla ulusal ve uluslararası ölçekte projeler yürütüyor, ağlar ve iş birlikleri yaratıyor. Organizasyonlara katılarak ya da etkinlikler yaparak tek tek bireylerde ve bir bütün olarak da toplumda ekolojik yaşam bilinci ve duyarlılığı oluşturmak için çaba gösteriyor.
*5 Açık Radyo programı Öykülerle Yeni Köylüler'in podcast linki: https://podcasts.apple.com/us/podcast/öykülerle-yeni-köylüler/id1062651019
*6 https://wwoof.tr/tr/ TaTuTa 2004 yılında World Wide Opportunities on Organic Farms (Organik Çiftliklerde Dünya Çapında Fırsatlar) hareketine “WWOOF Türkiye” olarak dahil oldu ve bugün dünyada bu isimle tanınıyor.
*6.1 Buckminster Fuller, Amerikalı mimar, sistem teorisyeni, yazar, tasarımcı, mucit, filozof ve fütürist.
*6.2 “You never change things by fighting the existing reality. To change something, build a new model that makes the existing model obsolete.” Buckminster Fuller'ın bu sözü, sanırım 'Müzikle Açılan Kapılar' Bölümünde bahsettiğim, Anday'ın bana söylediği ama anlamadığım cümlenin orijinali.
*6.20 'Bir nevî' dememin sebebi, kurs için para vermiş olmamız. Karşılıklı bilgi, tecrübe alışverişi ve pozitif etkileşimler bakımından klasik 'ücret karşılığı hizmet' durumu değildi demek istedim.
*6.3 Bill Mollison
*7 'Karmaşıklık içerisinde sosyal ve ekolojik bütüne dair fayda yaratmaya çalışan bir sosyal girişimci ve başlatıcıyım'. ('Bir.one' isimli atölyeler platformundaki röportajından alıntı. https://www.bir.one/instructor/durukan-dudu/
*9 'Yavaşça acele et': 'Festina Lente' (Roma İmparatoru Augustus ve Titus'un kullandığı oksimoron; yani birbiriyle çelişen iki zıt kavramın bir arada kullanılması.
*10 Mustafa Fatih Bakır, Iraz Candaş Kılıçgedik, Aybike Zengin
*11 Bu atık suyu bahçeye aktarıvermenin bir takım kuralları varmış tabi, yıllar içinde öğrendim. Milkwood'dan aldığım 'Permakültürle Yaşamak' kursunda, kargıların, bambuların sabunlu, yemek artıklı suları güzelce filtre ettiğini, ama bunun 5 yıl kadar sürdüğünü, sonunda onların da tıkandığı söyleniyor. En iyisi atık suyu, dönüşümlü olarak bahçenin (yenmek üzere yetiştirilmeyen) farklı bölümlerine, damla sulamayla ve hiç bekletmeden yollamakmış.
*12 Cümle içinde geçerken 'arap sabunu'nun 'a'sı TDK'ya göre küçük harfle yazılıyor; çünki burada kast edilen, 'millet' olan 'Arap' değil.
*13 Potasyum Hidroksit (KOH) (Potas Kostik) olmadan sabun yapılamaz. Bunu kullanırsak sıvı sabun elde ediyoruz (daha doğrusu önce jel). Sodyum Hidroksit kullanırsak da katı sabun elde ediyoruz. Ama her ikisi de kostik ve sabunun ana bileşeni.
*14 Senzaburu- Bin Turna Felsefesi










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder