16 Ekim 2025 Perşembe

16-17. İkinci Bahar ve Önal Apartmanı



Çocukları okula yetiştirmeye çalışırken o sonbahar sabahı, merdivenlerden kaydım, havalandım ve kalça üzeri kapaklandım. Birkaç dakika boyunca şimşekler çaktı; sadece AyşeCan'ın "Yardım edin! Annem düştü!" diye apartmanda bir yukarı bir aşağı koşuşturduğunu ve kapıları çaldığını ayrımsayabiliyordum.  (Kendi kapımızı da çalmışlardı panikten!) Acıdan kıpırdayamıyordum... 

Derken bir adam belirdi tepemde, 'İyi misiniz? Nereniz acıyor? Kalkabiliyor musunuz?' diyerek elini uzattı... O eli tuttum... Ve hayatın seyri sonsuza kadar değişiverdi...

MASAL 

İlk kez öptüğümde seni dudağından,
Yeni doğan bebeğin ilk nefesi gibi,
yaktın ciğerimi. Acımıştı ama söyleyemedim
Kana kana çektim, ne çok sevdim seni...
Ne çok sevdim seni...

Sevdiğini söylediğinde, attı kalbim...
Ölmüş bir ruh canlandı bu vücutta
Yeniden doğdum, açtı içimde çiçekler
Ellerini tuttum, ve masal başladı...
Ve masal başladı..."
                                           Gökhan

Şiirler, şarkılar yazmaya başladı bana, ilk günden beri... Ben ona yazılar, mektuplar... AyşeCan omzundan inmedi... Baba, abi, arkadaş karşımı güvenli bir kucak bulduklarını bildiler, daha ilk andan. Büyünün bozulmaması için nefesimi tutup, sinekkuşundan ayrılmamak için güneş tanrısına adaklar adayan Aztekli kadife çiçeği gibi her gün dua ettim. Bana ilk bestesi olan Masal'ı dinlettiğinde, hayat parolası "masal" olan bir kadına, hayatın hep bu minvalde gideceğini vaat ettiğini bilmiyordu...

"Peri masalları gerçek olmaktan ötedir: Bize ejderhaların var olduğunu anlattıkları için değil, ejderhaların yenilebileceğini anlattıkları için."
 Neil Gaiman, Coraline

Ruh eşim, ruh resmimle ejderhalara meydan okuduk... Ay takvimine göre birkaç haftadır tanışıyor olmakla his takvimine göre elli yıldır tanışıyor olmak arasındaki, tahtaları eksik, ipleri seyrek köprüden ışık hızıyla geçtik. Deli gibi korkutucuydu; sağ çıkamamak, ihtimâl dahilindeydi. Ama aynı zamanda o denli örtüşüyordu ki hayata bakış, mizaçlar, zevkler, prensipler... denemeye değerdi. Evlenmeye karar verdik!

Nikâh şekeri olarak çam ağacı fidesi dağıttık; doğa ikimizin de en sevdiği şekerdi! 
Davetiyemizde "Masallara inanır mısınız? Biz bir tane yazdık; sizi imza günümüze bekliyoruz!" diyordu. Sıradan bir evlendirme dairesinin olağan töreninde Masal'ı ukulele ve gitarla çalıp söyledik. Sabahın ilk saatindeki bu çocuk bayramı gibi törene zar zor yetişen seyirciler daha sevinç gözyaşlarını kurulayamamışken biz çoktan Üsküp uçağında kalkış için hazırdık! 

Kitap boyunca kaç kere masal, kaç kere hayal kelimesi kullandım bilmiyorum; iki vazgeçilmezim onlar. AyşeCan'ın doğmasından sonra başıma gelen en güzel şey ise Gökhan'la masal ve hayallerimizi birleştirmemiz oldu...

ÖNAL APARTMANI

Nazım Hikmet: 'Mutluluğun resmini yapabilir misin Ebru? diye sorsaydı, hiç düşünmeden yapardım... Renkli, müzikli bir disko topu... Çocuklar, çiçekler, kediler, köpekler dansta... Gökhan hayallerimizi toplayıp çarpıyor... Karavanı park etmişiz bir bulutta, aşağısı gözükmüyor...

Dört kişilik yeni hayatımız ancak böyle bir tablonun içinden fırlamış olabilecek bir evde başladı. Pek çok hayvanla kahvaltımızı, müziğimizi paylaştığımız, ışığı, yeşili bol dairemiz bize evrenin evcilik hediyesiydi. Önce barınaktan Nazar katıldı aramıza; bir barınak gönüllüsünün deyimiyle "hanımefendi" köpeğimiz... Pandemi zamanında kurduğumuz CENGA isimli oluşuma N harfini bağışladı kendisi. Yaşlıydı, huzurluydu, munisti. 

Sonra iki ördek yavrusu geldi. Nasıl geldiler, hiç hatırlamıyorum. 6. katta yaşayan tek ördek olarak 
Göztepe tarihine geçtiler. Koyu renkli olan yavru- büyüyünce yeşil başlı ördeğe döndü ve koridorda uçmaya başladı. Dedik herhalde sonbaharda pencereden doğru göçe katılacak! Nazar onları çok sevmişti; içinde yüzdükleri leğenden su içiyor, onların sırtında uyumalarına hiç ses çıkarmıyordu. 

Balkonda kaplumbağamız ve Gökhan'ın bahçede bulup getirdiği kanadı sakat karga yaşıyordu. Derken bir gün salondaki Aşk Merdiveni bitkisinin asılı olduğu sepete iki kumru yuva yaptı. Bizden korkmadıkları gibi, çıkan yavrulara da aslında bizim onların evinde kirada olduğumuzu söylemiş olacak ki evin içinde oradan oraya uçuş provası yaptılar korkusuzca... Bir gün telefonda Gökhan'ın babası, benim canım Erkin Babam dedi ki: "Sizin ev de Dingo'nun ahırına döndü! Artık gelmeyeceğim vallahi!" 

Tüm hayvanlar müzik sesinden hoşlanıyor gibiydi. Nazar zaten her şeyden hoşnuttu. Ama ördekler... Ne zaman piyano çalsam ayaklarımın dibine, pedalların yanına gelir oturur, gerine gerine uyurlardı. Müziğin hayvanların da stresini azalttığı, ruh hallerini iyileştirdiği çoktan tescillendi zaten ama bunu NatGeo'da değil de salonunda seyrettiğin zaman için eriyor!

Nazar'ın, Masal ve Orman'ın (ördekler) en çok vakit geçirdiği yer balkondu.
O kocaman, kırmızı karolu balkon, içindeki doğurgan habitata davet ediyordu herkesi, her şeyi... Bir kolektif bilinç alanıydı sanki; ona aklıyla, kuyruğuyla ya da dalıyla bağlananlar, ağdan olumlu duygular çekiyordu. Bana öğrettiği birkaç şeyden bahsederek onun anısını yaşatmam gerek...

Bize tesadüfen nasip olan Önal Apartmanı, her şeyin başladığı, ilk bahçe dersimi verdiğim okulun, yani Mavi Gezegen'in olduğu apartmandı. Artık o muhteşem bahçeyi zeminden değil, 6 kat yukarıdan seyrediyordum. Çok keyifliydi. Ölü Ozanlar Derneği filminde öğretmenin masalar üzerine çıkıp bakış açısı değiştirmesi gibi ben de olup bitenleri kuşbakışı, farklı algılıyordum. Çocukların birden bastıran sağanak gibi nasıl da merdivenden aşağı bahçeye hücum ettiklerini, nasıl müthiş bir enerji ve mutlulukla oyun oynadıklarını sorular ekiyordu insanın aklına. "Bu doğada ne var böyle? 
Niye çekiliyoruz ona mıknatıs gibi?"

 Ama 1964'de Erich Fromm sormuş ve yanıtlamış zaten bunları! İ
nsanların diğer canlı organizmalara ve doğaya karşı doğuştan gelen, içgüdüsel bir yakınlığı varmış. Kısaca yaşama ve yaşayan her şeye karşı duyulan bu tutkulu sevgiyi Fromm "biyofili" diye adlandırmış.* Biyolog Edward O. Wilson da 80'lerde bu terimi yeniden gündeme getirmiş. Hipotezinde doğanın konsantrasyonu ve odaklanmayı arttırdığını, stresi azalttığını, iyileşmeyi hızlandırdığını, yaratıcılığı ateşlediğini ve bunda "aşırı doz" diye bir şey olamayacağını söylemiş.*1 Hakikaten bu sayılan şeyleri deneyimlemek için bir sürü tekinsiz yol varken onu seyretmek, dinlemek, sadece içinde bulunmak bile aynı kapıya çıkıyor; risksiz. 

İrili ufaklı belki elli saksı getirmiştim taşınırken. Çiçekler, sebzeler, otlardan giysiler yaptım onlara, uzun ince bir podyuma benzeyen balkonda, gözleri kamaştırdılar yemyeşil, rengârenk. Güneysu'dan sonra yeni bir laboratuvarım olmuştu. Burada farklı şeyler deneyimleyecektik belli ki; çünkü açıktı; güneşi, rüzgârı bol alacaktı. İlk yağmuru hiç unutmuyorum; herkesi balkona yağmur yakalamaya çağırdım.
Elimize ne geçerse, tepsi-kap-kacak, kollarımızı uzatıp öylece bekledik... Islanıyorduk ama üşümüyorduk. Konuşmuyorduk da; şıp şıp kabımızı dolduran damlaları izliyorduk. Beraberce alınan çok yalın bir keyifti, Çocuklar yağmurun bitkiler için ne kadar besleyici olduğunu, mümkün oldukça çiçeklerimi çeşme suyu yerine yağmurla sulamaya çalıştığımı biliyorlardı. Ama her yağmurda bunu yapamadık tabi. Bu tip, basit, beraber yaşanan ve zevk alınan anlar spontan gelişiyor, kısa sürüyor ama ömrünce unutulmuyor.

Gökhan'ın resim öğrencileri de bayılıyordu balkona. Çayını alan laflamaya, dinlenmeye oturuyordu. Bir gün onlardan bir tanesi balkonda ne kadar yeşil olmayan yaprak, sap, ot varsa koparmış, toparlamış, atmış çöpe. Bunu bana söylediğinde, teşekkür edeceğimi düşünmüş ama hiç beklemediği bir yüz ifadesiyle karşılaşmıştı. Yıkılmıştım ben! Tüm kuru otlar, saplar, yapraklar tarafımca ve özellikle saksıların dibine serilmişti malç olsun diye. Dikey duran henüz kesilmemiş saplarda da dört gözle kurumasını beklediğim tohumlar vardı. Hepsi bir çırpıda, güzellik olsun diye, iyilik yapıyorum diye koparılıp atılmıştı. 

Başlarda annemle de bu konuda anlaşamıyorduk. Marmaris'teki evinde bahçesini okaliptüs ve çam ağacı kabuklarıyla kaplardım, üstlerine da begonvil pembeleri ve çam pürçükleri yağardı. Ben o görüntüye bayılır, toprak yabandaki gibi örtülü diye sevinirdim; ama görürdüm ki annem o manzarayı "dağınıklık", "bakımsızlık" olarak algılıyor.  Zamanla ikimiz de değiştik, ortada buluştuk. Annem toprağın örtülü olmasına ses çıkarmadı, ben de toprağın yaprak ve kabuklarla değil de annemin daha çok seveceği bir tarzda örtülmesini sağladım; mesela pastel renkli doğal taşlarla. 
Yaprak ve pürçükleri de toparlayıp kompost için biriktirdim.  

Genelde çoğu insan, hatta çiftçiler bile "tek bir yabanî otun görülmediği çıplak topraklara 'temiz ve düzgün' tarlalar der.  Ama aslında tüm bunlar son derece bozuktur. Doğa ise rastlantısal ve üretkendir. Elinden geldiğince hızlı bir şekilde, üç boyutta, canlı ve çürüyen çok çeşitli çıktılar üretir ve bunlar birbiri ardına, hızlıca ortama uyum gösterir. Doğal sistemlerin ortak yönü hiçbir şeyin sabit olmamasıdır."*4 Yani bahçemiz bakımsızmış gibi gözükürse, yürüyüş yaptığımız bir ormanı hayal ediverelim... Onun kuru yapraklar, dallar, otlar, mantar, yosun ve diğer pek çok şeyden oluşan kırkyama gibi bir örtüyle kaplı olmasının onu muhteşem ve üretken yapan şey olduğunu idrak ettiğimizde, bahçemizi farklı bir gözle görmeye başlarız. 

Gökhan farklı görmeye alıştı bile. Çıplak bir kara parçası gördüm mü saksıda ya da bahçede, affetmiyor; hemen yediği ceviz kabuklarını, içtiği çayın posasını oraya boca ediyor! 

Aslında toprağın çıplak bırakılması kadar, onun tek bir mahsulle donatılması da iyi bir şey değil. Eskiden dönüm dönüm buğday ya da ayçiçeği tarlalarında durup resim çekerdik; ama artık bu tek tip ekin sistemlerini görünce kafamızın içinde bir felaket sireni çalıyor. Sirkelesek de, karbonatlasak da tam olarak kurtulamadığımız pestisitler bu monokültür tarım uygulamalarının alâmetifarikası maalesef. Ürün zararlıları için zehir kullanılması kaçınılmaz çünkü bir zararlı bütün akrabalarıyla beraber gelip tüm tarlanın üstüne çöküyor; nasıl çökmez, yer gök konsantre ziyafet! Ama aralarda başka bitkiler, çalılar, çiçekler ve ağaçların olduğu polikültür bir tarlada, pek çok doğal yaşam alanı doğuyor ve zararlılar bir bitkiden diğerine hızlı bir şekilde geçemediği gibi kendileriyle beslenen böcekler için kendileri besin oluyorlar! 

Önal Apartmanı'nın 6. katından aşağı baktığımızda, ya da ördek, köpek, çoluk çocuk bahçede piknik yaptığımız zamanlarda bu bahsettiğim çok çeşitliliği sapına kadar yaşardık. Fulya'nın o ağaçları diken babasının herhangi bir zehir kullanmasına gerek yoktu, çünkü burası doğal bir habitattı, her şey kendi içinde halloluyordu. Aynı zamanda bir dönümlük bir bahçeye göre çok fazla ürün alınıyordu, bunun da sebebi doğal ormanlarda tüm ağaç ve bitkilerin yan yana, dip dibe, alt alta, üst üste, katman katman bir
arada yaşadığı gibi burada da mükemmel bir "istifleme"nin olmasıydı. Örneğin dev dut ağacının alt katmanında leylak, zeytin, malta eriği ağaçları, onların da altında fil bahri ve böğürtlen çalıları vardı. Daha da kısa boylu olan biberiye, lavanta, şimşir, kendi eteklerinde biten yaban otlarına ve çiçeklere kol kanat germişti. Yer örtücüler ve sarmaşıklar da bir başka boyuttu. Yani yatayda ve dikeyde doğa,
yeşilliklerini mükemmel istifliyordu; güneş ışığı gören en ufak yer, köklerin suya ulaşabileceği en minik alan bile değerlendiriliyordu. Bir bavul hazırlarken, eşyalarımızı nasıl yerleştirirsek daha çok şey sığdırabiliriz diye düşünmemiz gibi... Bunu doğada tatbik edebilirsek bereket uçuşa geçiyor! 

Diyebilirsiniz ki, bir adam tarlasına sırf buğday ekerse mi daha çok buğday alır, yoksa buğdayı çalılar, ağaçlar arasına ekerse mi? Bu soru çok güzel aslında. Cevap da şu: "Yüksek" mahsulü, ya da verimi, çiftliğin kapısından o yıl çıkan tonaj olarak görmemek gerekiyor.  Toprak sağlığı, bitkilerin hastalıklara direnci ve yaban hayatındaki iyileşmeler de hesaba katıldığında asıl verim, uzun vadede elde edilen...*4.1

Bir gün çiftliğim olursa diye, Önal Apartmanı'nın balkonunda bu teorileri hep
test ettim! Ö
ğeler arasındaki faydalı ilişkileri besleyecek türden bir çeşitliliği artırmayı hedefledim. Mısırlar rüzgâr kıranımız oldu. Kadife çiçekleri, sarımsaklar, naneler, bitlerin cirit atabileceği sebzelerin etrafında konuşlandırıldı. Yenebilir otlar da vardı, yeşil malç olsun diye ektiklerim de. Baklagillerle toprağı zenginleştirdim, şifalı bitkilerden çaylar yaptım. Bu çok işlevliliği anlatırken aklıma müzik geliyor... Babam bana "çok sesli" ve "çok sazlı" müzik arasındaki farkı anlatmıştı bir keresinde. Çok sazlı bir orkestrada adı üstünde çok fazla saz, yani enstrüman olurdu ama hepsi aynı anda aynı şeyi çalardı. Çok seslilik ise birden fazla enstrümanın,  bağımsız ya da eş zamanlı olarak birbiriyle ahenkli melodiler çalmasını ifade ediyordu. Babam bestelerinin aranjmanını gençler daha çok Türk Müziği dinlesin diye hep çok sesli yaptırırdı. Bu evin çok işlevli, çok sesli balkonundan nice akşamlar ona şarkılar, dualar gönderdim; umarım ulaşmıştır... 

Çok sesli müzik ile permakültürde öğrendiğim "niş" kavramı da benzeşiyor. Şarkıya "3-2-1..." diye sayıp her enstrüman aynı anda girmiyor ya; hani belki piyano giriyor önden tatlı tatlı, sonra davul onunla cilveleşmeye başlıyor... Uygun gördüğü boşluklarda hikâyeyi süslüyor keman... Ve sonra herkes susuyor ve tenorun sesi ile perde alkışlarla açılıyor... Nişler de böyle... Tüm canlılar sahneye girmek için uygun zamanı, ışığı, mekânı ve mevsimi bekliyorlar. Bu balkonda iki senemiz geçti; her çay koyuşta, her mehtap seyrinde izledik olup bitenleri... Yabani otlar, böcekler, kuşlar birbiri arkasına sahne aldılar, kendilerine nişler; yaşam alanları açtılar... Ablam evlenip yurtdışına yerleştikten sonra onun odasına yerleşmem de benzer bir örnek olabilir mi acaba! Çok farklı, yaratıcı bir aurası vardı odanın... Belki tasarlamayı, yenilikleri sevişim onun bıraktığı nişte büyümemin armağanıdır.

Kadife çiçekleri bayılmıştı balkonumun bakısına*5 Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana gidecekti neredeyse. Çıldırtıcı bir parfümü vardır katmerli kadifenin; Orta Amerika'ya özgü bir bitki olduğu için Güneş onun en sevdiği şeydir.
Bir sürü mit içinde başrolü de oynamıştır. Aslında mitler bazen çok komik veya saçma olabiliyor ama aşkla ilgili olanlar hep aklımda kalır.

En sevdiğim hikâye, başta biraz bahsettiğim, Aztek mitolojisinden*6. İki aşık yaşarmış. Kadın olanın adı "çiçek", erkeğinki "sinekkuşu" anlamına gelirmiş. Onların aşkı çocukluktan başlamış. En çok da güneş tanrısına çiçek sunacakları dağın zirvesine beraber çıkmayı severlermiş. Bir gün 
dağın tepesinde iken, aşklarının sonsuza dek süreceğine dair yemin etmişler. Ancak bir süre sonra savaş patlamış ve oğlan orduya katılınca aşıklar ayrılmak zorunda kalmış. Ölüm haberi gelmiş sonra... Dünyası başına yıkılan genç kadın, bir zamanlar birlikte yürüdükleri dağın zirvesine son bir kez çıkmış ve güneş tanrısına, sevgilisine kavuşmak için yalvarmış. Tanrı dualarını kabul etmiş; onu güneş ışınları kadar sarı, parlak ve güzel bir çiçeğe dönüştürmüş. O anda bir sinekkuşu yaklaşarak gagasıyla çiçeğin ortasına dokunmuş... Çiçek de taç yapraklarını yavaşça açıp, havaya mest edici bir koku salmış... Ve kulaktan kulağa yayılmış masal: "Dünyada kadife çiçekleri ve sinekkuşları var olduğu sürece sevenler hiç ayrılmayacaklar." 

Balkonda, bana ciddi anlamda kafa tutan tek haydut kargaydı! İstanbul'un o karga sesli koca gövdeli gri-siyah karga çetesinden biri! O bir karga, diktiğim çuhaları, menekşeleri sırf bana gıcıklık olsun diye gagasıyla çıkarıp aşağı atıyordu. Onu anlamaya çalıştım ama olmadı; mısırı yese, ayçiçeğini koparsa anlayacağım ama yemeyeceği şeyi bir hışımla söküp atması sanki " bu buraya hiç olmamış!", "burada benim sözüm geçer!" filan der gibiydi. Sonra bir gün mini solar su pompamızı aldı götürdü. 

Daha da fenası güneşli bir yere koyduğumuz su kaplumbağasını akvaryumundan çıkarıp götürdü! Buna çok fena üzüldük! Ama kargayla ilgili tek yapabildiğim, saksılara uzun sivri çöp şişler batırmak ve ona konacak bir yer bırakmamak oldu. Zaten doğadaki "yırtıcılarla" ilgili bir protokolüm var, hep onu takip ederim. Birincisi hiçbir şey yapmamak. İkincisi küçük bir kaybı göze alıp, ürün miktarını artırmak. Üçüncüsü biyolojik müdahele (haşere nüfusunu kontrol etmek için
tavuk ya da kedi bulundurmak gibi). Dördüncüsü mekanik, beşincisi ise kimyasal müdahale. Benim kargaya uyguladığım mekanik bir önlemdi. Kimyasal müdahaleyi zaten sebze bitlerine bile uygulamam. Yani doğadaki her canlı arasında o kadar olağanüstü denge var ki, kendi ürünlerimizi korumak için müdahale ederken doğru oranı bulmak şart. "Yırtıcı" kelimesini "ürünümüzü azaltan şey" anlamında kullandım. Yani bitkiler, küfler, mantarlar, donlar, sıcaklar vs. de ürünümüzü azaltabilir.  Ama bu doğal döngüdeki en doğal olmayan, iflah olmayan yırtıcı biziz yahu! Bir sistemi yönettiğimiz süre içinde, sistemin ürettiğinden fazlasını alan hep biz değil miyiz? Biz en büyük, en doyumsuz yırtıcılarız!

PERMAKÜLTÜR, MÜZİK VE SANAT KOALİSYONU

Gökhan sanatın tüm ihtişamını getirmişti hayatımıza. Ama Mikelanj’ın Davud heykeli gibi bir ihtişam değil, Klimt’in, Hundertwasser’in dünyasındaki gibi zarif, insana yaşama sevinci bahşeden, rengârenk bir ihtişam…

Bir kaleydoskop gibi renkten biçime, biçimden renge açılıyordu her şey… Taşlar tılsımlara, duvarlar tuvallere dönüşüyor, koltuklar, masalar, kapılar Gökhan'ın o biricik hayal dünyasından geçerek bize tarifsiz bir mutluluk veriyordu. Belçikalı sürrealist sanatçı René Magritte demiş ki: "Sanat, dünyanın onsuz var olamayacağı bir gizemi harekete geçirir." Bizde de öyle bir şeyler oluyordu...


Bir palet üstünde birleşen ve yeni bir renge varan birkaç pigment gibi hepimiz tazelendik, geliştik bu evde. 

AyşeCan'ın, ilk yıllarında müzikal olarak beslenen kulaklarına bu defa ressam isimleri kaçtı. "Picasso" telaffuz ediliyordu, "Klimt"ler asılıyordu, "Abidin Dino elleri çizmeyi çok severmiş" deniyordu, VanGogh gibi ayçiçekleri boyanıyordu. Gökhan da, en az akademi kadar çok istediği konservatuar eğitimini, ukde olduğu yerden çıkardı ve kendi kendine vermeye başladı. Gitarını, armoni bilgisini, sesini anlamaya, açmaya girişti. Bana gelince, içimde uyuyan sanat sevdasını öpüp koklarken buldum kendimi. Bir keresinde Gökhan'ın Mavi Gezegen'in duvarına resmettiği muhteşem ormanın kaktüs dikenlerini

yapacak kadar bile yaklaştım sanatçılığa! Ne tanrısal bir histi ama! Bir tohumdan sebze çıkarmak gibiydi
 bir duvarda bir kaktüsü peydahlamak! 

Gündüzleri Gökhan liseli öğrencilerini Güzel Sanatlar Fakültelerine hazırlarken ben de Momo'lu bıdıkları sürdürülebilir yaşama hazırlıyordum. Sonra AyşeCan'ı okuldan alıp geliyor, gece onları yatırınca da olup bitenleri
konuşuyor, fikirlerimizi tokuşturuyorduk. Çok kısa bir süre sonra, ikimizin de en iyi yaptığı işleri birleştirmemiz suretiyle yeni bir konsept doğdu: Çocuklarla permakültür, sanat ve müzik atölyesi! Önce evimizde başladık bu konsepti denemeye. Atölyemize gelen çocuklarla balkonda başlayan çalışmamız, mutfakta devam ediyor, salonda bitiyordu. Mesela konumuz fesleğen ise, ben çocuklarla fesleğen ekiyor ve topluyor, sonra pesto sosu yapıyor, daha sonra konuyla ilgili Gökhan'ın hazırladığı sanat ya da müzik çalışmasını yapmaları için onları salona
yolluyordum. Bence harika bir şey bulmuştuk; özgün, birden fazla duyuya hitap eden, akılda kalıcı çalışmalar oluyordu. Yapan da yaptıran da aynı keyfi alıyordu. Her mevsime uygun temalar ürettik ve ev atölyemize bir sürü çocuk misafir oldu. Tadından yenmeyen zamanlardı. 

Derken atölyemizi müziği kapsayacak şekilde genişlettik. Salonun bir duvarına Gökhan paletlerden sahne yaptı. Eniştemin doğum günü hediyesi amfimiz ve mikrofonumuz da gelince ilk önce bir aile grubu kurduk! AyşeCan her çocuk gibi mikrofona

konuşmaya, şarkı söylemeye bayılıyordu. Şimdiki zamanlarda tepe yapan sosyal
çekincelerden, "ya yanlış yaparsam, sesim patlarsa, sözleri unutursam" kaygılarından yoksunlardı. Keyfimiz istediğinde sahneye çıkıyor, spotları açıyor, birbirimize dinletiler yapıyorduk. İsteyen istediği zaman buna katılıyor, bir jam session başlatıyordu. 
Mevlânâ'nın bir sözü belki anlatır o anlara ait duygularımı: 
 "Ruhundan bir şeyler yaptığında, içinde hareket eden bir nehir hissedersin, bir sevinç." Işığı, bitkisi, dekoru derken bu sevinç, paylaşılması gereken kocaman bir hâl aldı ve dinleti yapmak üzere başka sanatçıları, onları sevenlerle buluşturmaya başladık. Samimiyet, sohbet, eğlence ve ikramlarla bu ev konserleri dört gözle beklenen bir etkinliğe dönüştü... Hem dinleti yapan hem de her konserimize gelen Doğan abim bir gün anneme: "Müzik bahane, ben sırf sizin kıymalı poğaçanızı yemeye geliyorum!" diyerek onu ne kadar mutlu etmişti! Pandemi patlamasaydı ne poğaçalar daha yapılacak, ne atölyeler, dostluklar kurulacaktı kim bilir. Ama başka zamanlarda, başka mekânlarda, başka şekilde nasipmiş...


Gökhan'la yarattığımız "çocuklar için permakültür-müzik-sanat" koalisyonu kapsamında bir gün Nat King Cole'un L.O.V.E şarkısını Türkçeleştirdim. Çocuklar için bir şükür, sevgi duası gibi oldu. Siz de aşağıdaki barkodu okutarak şarkımı indirebilir, çocuğunuza, öğrencinize dinletebilirsiniz. Ufak bir kelebek etkisi yaratırsa ne mutlu olurum.




S.E.V.G.İ

S, sevinçle başlayan güne
E, soframdaki yemeklere
V, tüm iyi kalplere
G, güzel sözlere
İ, bizi büyüten her şeye çok teşekkür!
Sevgi, tüm ihtiyacımız sevgi
Sevgi bir tohum, her gün ekmeli
Biz seversek eğer, buna kelebek etkisi derler
Kuşlar bile farklı öter
Dünya bile farklı döner,
Biz çok seversek eğer!

Tüm ailemizi neşesiyle, sevgisiyle etkilemiş bir kelebek var bizde de... Onu "Önal Apartmanı" satırlarında dünyaya tanıtmak isterim. Kendisi Güneysu'dan beri mutluluk jeneratörümüz. Yaşama sevincini sabah takan, akşam yatağına yatana kadar hiç çıkarmayan, çizgi film olsa Heidi, kitap kahramanı olsa Polyanna diyebileceğiniz biri... Ama "Fatoş" ismi de yakışıyor ona; bence direk çiçekleri, aşkı çağrıştırıyor. Fatoş bizim temizlik işlerinden sorumlu müdiremiz ama asıl işi hayata yaklaşımıyla etrafındaki insanların üzerinde bir pembe bulut etkisi yaratmak. Hayatının maddi manevi en kâbuslu günlerinde bile işe makyajıyla, az sonra sahneye çıkacakmış gibi şık gelebilmesinin arkasındaki itici güç hep kafamı kurcalamıştır. Sonunda dünyanın en mutlu insanlarının sırlarını araştıran "Lykke" isimli kitapta buldum bunun açıklamasını. Fatoş, mutluluk peşinde koşma fikrini, bir şeyin peşinde koşmanın mutluluğuna çevirebilmiş bir kadın. Yani daima onu mutlu edecek, anlamlı bulduğu bir şeyler var. Bunlar, banyosunu kırmızıya boyamak ya da beraber pazara gidip alışveriş yapacağı takım elbiseli bir şoförü olacağını hayal etmek gibi komik şeyler de olabiliyor, "çocuklarının istikbali" gibi ağır abi hedefler de. Mutluluk onun için "bitiş çizgisindeki altın küp değil, sürecin yan ürünü." *7 Ne güzel ya! Süper kahramanlar ekran içlerinde 
ya da Samanyolunun öbür ucunda değiller; hayatımızın orta yerinde, flaşların üstlerinde patlamadığı bir âna aitler...

Fatoş'un pembe bulutları üstümüzde, yaptığı leziz yemekler önümüzde, Önal Apartmanı'nda Gökhan'la ve AyşeCan'la beraber materyal üretmek, açık ara en sevdiğim şeydi o günlerde. Biz ürettikçe teklifler de geliyordu. Pek çok okula gittik, festivale katıldık çocuklara bir şeyler anlatmak, göstermek, dağıtmak için. Gökhan hep ergenlerle çalışmıştı ama benimle beraber anlatım dilini küçüklere adapte etmeye hemen alıştı. Zaten çocukları ve eğlenceli şeyleri seven bir mayası olduğundan onlarla iletişim kurmakta hiç zorlanmadı. Son 10 yılda belki 500'ün üzerinde yumurtanın içine tere ektirmişimdir ama aklıma hiç bu yumurtaları "kişileştirmek" gelmemişti. Gökhan'ın Einstein, Frida, Dali, bir korsan ya da afacan çocuk gibi boyadığı yumurtalar hakikaten koca bir fark yaratıyordu eğitim materyalinin etkisi üzerinde. Bir festivalde de, masalcılıktı işim. Bir köyden bahsediyordum. Gökhan'ın masal boyunca tek
tek yapıştırdığı çiçekler, insanlar, evler ile bir anda o köy, bir tuvalin üzerinde canlanıverdi. Bunun gibi nice çalışma yaptık. Mavi Gezegen'den başlayarak kendime yarattığım "çocuklara sürdürülebilir yaşamı anlatma işi", hiç bu kadar zevkli, bu kadar çok boyutlu, sanatsal, sıra dışı olmamıştı. Bir kendiliğindenlik vardı aramızda, akışkan. Bir kaç kahve, çikolata, serbest atış ve yumuşak uçlu kalemden haşır huşur dökülen eskizler sonrasında en alelade fikirler bile bir icâta ya da sanat eserine dönüşüyordu. Bunlardan kaydını tutabildiklerimi-ki çoğu pandemi dönemine denk geliyor- sizinle paylaşacağım. Sadece o gün önümüzde oturan çocuklara değil herkese ulaşabilmesini çok istemiştim üretimlerimizin. Bu şansı bu kitapta yakalamış bulunmaktayım ve umarım bu şansın karşılıklı olduğunu düşünürsünüz...

Victor'ın çok sevdiğim bir sözü aklıma geliyor: "Bir apartmanın 13. katında da olsak, yoğun stresle, yapay iş dünyamızda dahi hayat tarlasına ekecek, paylaştıkça artacak tohumları olan basit çiftçileriz hepimiz." Biz de bir apartmanın 6. katından doğru, yapabildiği en iyi şeyleri birleştiren, çocuklar için çırpınan bir "çift"tik. AyşeCan'ı işin içine katmamızın iki güzel çıktısı oluyordu. Biri, onların sevimli varlıklarının yaşıtlarıyla bağ kurmayı kolaylaştırması, öbürü ise bir şey öğrendiklerinin farkına varmadan bir şey öğrenmeleriydi. Yani "Ayşe yanımda durup yardım eder misin, çocuklara tohum çantası katlamayı göstereceğim" dediğimde Ayşe kendini öğrenci değil öğretmen gibi hisseder ve o video sonunda da çantayı katlamayı öğrenmiş olurdu. Bu taktik, bir şey öğretilmesine karşı aşırı alerjik oldukları günümüz ergen zamanlarında bile işe yarıyor! 

Ayşe'm, sevdiği işi tam yapardı eskiden beri. Kaytarmaz. Tüm dikkatini verir, detaylara iner. Onun için seviniyorum çünkü hayat için önemli meziyetler. Yaptığım etkinliklere benimle geldiğinde kendimi çok güçlü hissederdim. Hala da öyle.  O zamanlar ona yazdığım bir şiiri buraya koyacağım. Kızıma hatıra...




Ayşe'm

Yıldız gibi parlıyor özün

Özüme döndürüyor beni tek bir sözün

Sevinçle yaşamayı, kalbi temiz tutmayı

Öğreten meleğimsin Ayşe'm


Yıldız gibi yalnız değilsin

Sesini duyan olmazsa vazgeçmeyesin

Hayallere dalmayı, beraber savaşmayı, 

İstersen çağır hemen AYşe'm, 

Gelirim Ayşem...


Bazen içime bir ateş düşüyor

Ne kadar güçsüz olduğumu hissettiriyor

Güneşi hep üstünde tutabilsem...

Sen geçmeden her yeri,

Yonca yonca örtsem


Bazen seni benim sanırım

Işığınla geldiğin yeri unuturum

Su gibi, tohum gibi, duru bir akıl gibi

Yolunu bulacaksın Ayşe'm

* Erich Fromm's Biophilia, by Julia Ludewigiahttps://niche-canada.org/2023/07/06/erich-fromms-biophilia/


*1 How Nature engages your brain - Tierney Thys, TED Talk https://www.youtube.com/watch?v=b1QXv4sWUtw

*3 How Nature Affects Your Brain. https://www.youtube.com/watch?v=Bo-rB4QeiZo 

*4, 4.1 Bell, Graham. Tek Yol Permakültür, Yelkovan Yayıncılık 2021, s.36, s.92

*Mollison, Bill. Permakültüre Giriş, Sinek Sekiz Yayınevi, 2014, 

*5 Bir arazinin hangi yöne dönük olduğu; güneş ışınlarını alış yönü

*6 Özgül, Sinan Cömert, Dünya Mitolojilerinde Bitkiler, Can Sanat Yayınları (mı yazmalıyım yoksa Mundi Kitap mı), İstanbul, 2025, s.225

*7 Wiking, Meik. Lykke, Pegasus Yayıncılık, 2022, s.88














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder