22 Kasım 2024 Cuma

2 Doğum

Doğum: dünyanın en sıradan ve aynı zamanda en olağanüstü fenomeni. Isıyla, yemekle, suyla, sevgiyle kundaklandığı kozadan çıkıyor ufaklık ve deneyimler atlasında kütlesi kadar ufak bir başlangıç yapıyor. Adım, adım üstüne, doğru-yanlış peş peşe, kimi zaman bir mum ışığında, kimi zaman bir rehber eşliğinde yolunu arıyor. “Anne yaşındayım da, bir rehber olgunluğunda mıyım?” diye ürperir dururum bazen; ki kimin kime rehber olduğu tartışılır, felsefeye doğru açılır. Ama son on dört yıldır onlarla yol alıyorum ya, şükür şükür üstüne…

Herkesin çocuğu kendine “güneş”. Ben de iki güneşli bir anneyim! İliklerime kadar nasıl ısındığımı anlatmak isterim bir kış günü… Yazı masamda bir nar şarabı, sedir ağacından bir tütsü tutturmuşum, müzik de bulmuş damaryolumu; evet tam kıvamdayım anlatmak için “doğum”u…

“Tanrı her yerde olamazdı, bu yüzden anneleri yarattı.”

Rudyard Kipling

Böyle ağır bir misyonum olduğunu bilseydim halay çekerek, vals yaparak, gayet parti modunda giremezdim doğuma! Çılgın kuzinlerim, ablam, annem, yeğenim ve Yuri sağ olsun, sonsuza kadar değişecek olan hayatımın doğumhanesine bu şekilde uğurlandım! Ailemde Romanlık olmasa da, hep beraberken bir coşku, bir cozutma hali yaşanması kaçınılmazdır. 20 Aralık 2011 sabahı da öyle oldu. 

Ondan bire doğru geri sayarken bir başka evrene girmişim. Uyandığımda herkesin adı değişmişti. Bana “anne”, Yuri’ye “baba”, anneme “anneanne”, ablama “teyze” deniyordu. Canım çok yanıyordu, donuyordum, her yerim sızlıyordu, kafam leylaydı ama göğsüme minnacık bir insan konduğunda ağlayacak kadar da derin âlemlerdeydim. 

Önce Ayşe’mle tanıştık, koklaştık, kalbimin üstünde kalbi attı, sütümün tadına baktı… Can’la da tanışmayı beklerken dediler ki: “Oğlan su yuttu, bir süre kuvözde kalacak.” Çok içerledim, düştüm… Kısacık bir zaman için minik vücudunu göğsümün sıcağına koydular, kalplerimiz senkronize oldu. Sonra apar topar yukarı götürüldü, daha iyi nefes alabileceği bir kutuya kondu. Minik beyaz kirpikli oğluştan kopmak hiç hoşuma gitmedi. O bir yanımda, peri kızı Ayşe öbür yanımda, kış güneşi pencereden dalana kadar sıkı fıkı uyuyacağımızı hayal etmiştim.

Can’ı hastanede bırakıp Ayşe’mi tek başına eve getirmek hiç olmadı! Doğumla beraber sadece süt üretim mekanizması değil, evham üretim mekanizması da çalışmaya başladı. “Terk etmiş gibi oldum şimdi onu!”, “Ya öyle sanırsa gerçekten?”, “Kesin bir travması olacak ilerde!” gibi fiskoslar susmak bilmedi içimde, boğazımdan yemekler geçmedi. Ama bu arada Ayşe’yle resmen staj yaptım! Onun o sakin, yatağa koydun mu uyuyan, uyanınca ağlamak yerine etrafı inceleyen, acemi anneyi rahatlatan halleri sayesinde hazırlandım ikiz bakımına! Benim kızım hiç kitaplarda okuduğum şeyleri yapmıyor, ya da onlara ihtiyaç duymuyordu. Emziklerin hepsini fırlatıp attı. Kucağa alınmak, sıkı sıkı sarmalanmak, sallanmak, ayakta gezerek uyutmak hiç onluk şeyler değildi. Yani yapsan itiraz etmiyordu ama yapmasan da fark etmiyordu; sütünü de iştahla içiyor, gazı çıkınca melek gibi uyuyordu. (Ah nasıl öpesim geldi şimdi, yumula yumula mis kokulu gıdığına... Ama o bir ergen artık; yanağından öpmeye kalkarsam, ya “Dur küpem acıtıyor!” der, ya “Ruj lekesi yapma!”, ya da “Uyandırma!”)

Can’ın sütünü epey bir hastaneye taşıdıktan sonra onu da kaptık geldik kardeşinin yanına. Kırmızı bir havlu sermişti Aynur yengem evin girişine, protokol halısı niyetine; öyle gülmüştüm ki! V.I.P cücelerin ikisi de evdeydi nihayet! Artık yediğimiz içtiğimiz ayrı olmayacaktı. Artık birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi. Babasıyla Botanik Parkı çimlerinde yuvarlanan küçük Ebuş, şimdi kendi kuzularıyla yuvarlanıp gidecekti.


 “Bu yaşadığınız en büyük ayrılık olsun!” dedim. Her şey yolunda gittiği için, sağlıkları yerinde olduğu için sabaha kadar dua ettim. Bundan sonraki parkurlar için de yetkililerden “süper güç” diledim! 

Sonraki parkurun açılış kokteyli, müzikle oldu. Canım müzik, can müzik! Babamdan, annemden yadigâr sihirli bir lamba gibi hayatımın her anında parlar! Bu kitabın da her satırını müzikle yazdım. Her havaya uygun listem var. Neredeyse “İkizlerden bahsediyorum, ona göre bir şey çal!” diyeceğim, çalacak; o kadar akıllandı sistem! Hamilelik sırasında bu imkân olmadığı için aylarca şarkı seçtim, derledim, kasetlerden çevirdim, internetten indirdim. Ve artık bu hazineyi bir sunak gibi sunma vakti gelmişti, heyecandan ölüyordum!


MP3 çalardan, CD çalardan ve bilgisayardan çaldığım o melodiler gün ve gece boyu evin duvarlarını gezdi! (Nereden çaldığım detayını özellikle yazıyorum; ileride okuyunca gülsünler diye. Babam bana taş plaklardan bahsederken benim de güldüğüm gibi!) Gündüz piyano çaldım hep, pusetlerin biri sağımda biri solumda. Gece ninnileri de Yuri’den geldi, gitarla… Ablam yemek yedirirken şarkı söyledi, annem de gazlarını çıkarırken. Diyebilirim ki müzik bizim ruhumuzun “deyim” olarak değil “resmî” olarak gıdasıydı; süt kadar emeği geçmiştir onları büyütmekte! 

Canlarım sevginin ve müziğin içine doğdular ve orada da büyümeye devam ediyorlar. Fonda huzur veren bir gitar solo… Nar şarabının tadı damağımda, sedir kokusu da hırkama sinmiş… Tam kıvamdayım şükretmek için… 


 

 

 

 

 

































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder